Ana içeriğe atla
Görsel
Altüst Olmuş Bir Dünya mı? başlığının yazılı olduğu kitap kapağının altında makalenin başlığı ve yazarın isminin yazılı olduğu sayfanın birlikte görüntüsü

Küresel Göçün Çelişkileri Üzerine

Değerlendirme : PangeaKolektif Kavram ve Göç Okumaları Çalışma Grubu

PangeaKolektif Kavram ve Göç Okumaları Grubu’ndan Bir Değerlendirme

PangeaKolektif Kavram ve Göç Okumaları Grubu olarak notabene yayınlarından çıkmış ‘Altüst Olmuş Bir Dünya mı? kitabında yer alan Adam Hanieh’in Küresel Göçün Çelişkileri başlıklı makalesini birlikte okuduk, tartıştık ve bölüm bölüm ele aldık. Bu değerlendirme yazısı, makalenin temel tezlerini özetlemekten ziyade, metnin bize açtığı tartışma başlıklarını, kavramsal kopuşları ve politik sonuçları görünür kılmayı amaçlıyor.

Bizim açımızdan bu makale; göçü yalnızca insani bir mesele olarak ele alan yaklaşımlarla, göçü ulusal sınırlar içinde açıklamaya çalışan dar çerçevelerle ve mültecileri edilgen mağdurlar olarak konumlandıran söylemlerle bilinçli bir kopuşu temsil ediyor. Aynı zamanda PangeaKolektif olarak göç mücadelesine nasıl baktığımızı, hangi kavramları neden problemli gördüğümüzü ve hangi politik hatta yürümek istediğimizi de netleştiren güçlü bir teorik zemin sunuyor.

Aşağıda makaledeki başlıkları izleyerek ilerliyoruz.

Giriş: Göç Kapitalizmin Dışında Değil, Merkezindedir

Hanieh makaleye, göçü istisnai bir olgu olarak değil, kapitalist toplumların kurucu bir bileşeni olarak ele alarak başlar. Bu yaklaşım, göçü “olağanüstü durumlar”, “kriz anları” ya da “ani nüfus hareketleri” olarak ele alan yaygın bakış açısına kökten bir itirazdır.

Yazarın temel iddiası nettir:
Göç, kapitalizmin krizlerinin bir sonucu olmanın ötesinde, kapitalist toplumun yeniden üretiminin zorunlu koşullarından biridir. İnsanların yerinden edilmesi, mülksüzleştirilmesi ve hareket halinde tutulması, bu sistemin işleyişine içkindir.

Burada kastedilen şudur: Kapitalizm yalnızca emek gücünü sömürmez; aynı zamanda insanların yaşam alanlarını, geçim araçlarını, topraklarını, toplumsal bağlarını sistematik biçimde mülksüzleştirir. Bu mülksüzleştirme; savaşlar, neoliberal yeniden yapılanmalar, borç rejimleri, tarımın tasfiyesi, özelleştirmeler ve iklim krizleri aracılığıyla küresel ölçekte işler. Göç, bu süreçlerin “yan ürünü” değil, zorunlu sonucudur.

Bu noktada makale, göçü bireysel tercihlerle ya da tekil “felaket anlarıyla” açıklayan yaklaşımlarla net bir hesaplaşmaya girer. Göç bir “kriz” değil; kapitalist düzenin süreklilik arz eden bir işleyiş biçimidir.

Bu giriş, makalenin geri kalanında açılacak olan tüm tartışmaların iskeletini oluşturur.

Göç, Mülksüzleştirme ve Sınıf

Bu bölüm, makalenin belkemiğini oluşturur. Hanieh burada göçü, kapitalizmin durmaksızın ürettiği mülksüzleştirme süreçleriyle doğrudan ilişkilendirir:

“Göçmenliğin, durmaksızın çeşitli mülksüzleştirme formları üreten bütünleştirici bir birikim sistemi olarak kapitalizmin iç dinamiğinden nasıl ortaya çıktığını inceliyorum."

Buradaki mülksüzleştirme; yalnızca toprak kaybı ya da maddi yoksunluk değil, insanların yaşama tutunma imkânlarının sistematik biçimde ellerinden alınmasıdır. Neoliberal yeniden yapılanmalar, tarımın tasfiyesi, borçlandırma, savaşlar, otoriter rejimler ve iklim krizi bu sürecin farklı yüzleridir.

Bu bağlamda yazar, göç tartışmalarında sıkça kullanılan “itme–çekme” (push–pull) modellerine de mesafeli yaklaşır. Çünkü bu modeller:

  • göçü bireysel tercihlere indirger,
  • kapitalizmin yapısal zorlamalarını görünmez kılar,
  • sorumluluğu sistemden koparır.

Yazar itme-çekme modeline eleştirisine başlarken ifade ettiği aşağıdaki şu bölüm PangeaKolektif olarak, bizi kendi kullandığımız ifadeleri de yeniden düşünmeye itti.

“Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) 2018 yıllık küresel göç raporunda belirttiği gibi:

“Göçü etkileyen faktörler sayısızdır; ekonomik refahtan tutun da eşitsizlik, demografi,
şiddet ve çatışma, çevresel değişime kadar türlü nedenlerle ilgili olabilir. İnsanların
büyük çoğunluğu iş, aile ve öğrenim gibi nedenlerle göçerken, pek çok insan da evlerini ve ülkelerini çatışma, zulüm, afet gibi başka zorlayıcı nedenlerle terk etmektedir.” 

Böyle açıklamaların albenili bir basitliği vardır; insanların bulundukları yerlerden
-türlü nedenlerle- bir başka yerde daha iyi yaşam koşulları aramak üzere göç ettikleri biçimindeki aleni gerçekliği kavrarlar. Ancak bu tip "itme-çekme' tasarımlarında
söylenmeden kalan şey, bunların, dünya piyasasının, kalkınma yörüngeleri birbirleriyle dışsal olarak ilişkili aynı ulusal toprakların basit bir yığını olduğu yollu örtük görüşleridir.” (syf 56) 

Daha önce biz de tanıtım metinlerimizde itme–çekme şemasına yaslanan ifadeler kullanmıştık. Bu okuma süreci, bunun ne kadar yüzeysel bir açıklama olduğunu ve göçün temelindeki koşullar tam da sermaye birikiminin doğası ve onu sürdüren emperyalist savaş, ekonomik ve toplumsal krizler, son birkaç on yıldaki köklü neoliberal yeniden yapılanma gibi özellikleri içeren hiyerarşiler tarafından üretildiğinin üstüne örten bir yaklaşım olduğunu bilincine varmamızı sağladı. Farkında olmadan bu yaklaşımın göçü üreten temel nedenleri görünmez kıldığını fark etmemizi ve aslında göçün esas olarak zorunlu bir sınıfsal yerinden edilme olduğunu doğrudan belirtecek ifadeler kullanmanın gerekli olduğu sonucuna varmamızı sağladı.

David Bacon’ın Meksika–ABD göçü üzerine tespitini alıntılaması bu nedenle çok vurucudur:

“Göç etme hakkı’nın bu denli vahim bir zorunluluk haline gelmiş olmasının nedeni, aslında kapitalizmin ‘evde kalma hakkı’nın altını oymasıdır.”

İşçi Sınıfı Kavramı ve Göç

Makalenin bu bölümü, göçü sınıf kavramının merkezine yerleştiren en önemli tartışmalardan birini açar. Hanieh, sınıfı yalnızca yurttaşlıkla tanımlayan, ulusal sınırlarla sınırlayan yaklaşımları açıkça eleştirir.

Sınıf, yazar için soyut bir kategori değil; coğrafyalar arasında kurulan somut bir ilişkiler ağıdır. İnsanların sınırlar arasında hareketi, sınıfın nasıl oluştuğunu doğrudan etkiler.

Yazar burada göçün yalnızca insanların yer değiştirmesi olmadığını; aynı zamanda sınıfların nasıl kurulduğunu, nasıl bölündüğünü ve nasıl yeniden üretildiğini belirleyen bir süreç olduğunu gösterir.

Bu bağlamda şu tespit son derece çarpıcıdır:

“İnsanların sınır ötesi ve sınır içi hareketliliğini yaratan mülksüzleşme yoluyla göçmenlik, spesifik ulusal bağlamlardaki sınıf formasyonu süreçlerini güçlü bir şekilde belirlemeye başlar.”

Bu yaklaşım, göçü ulusal sınırlar içinde “dışsal” bir mesele olarak ele alan metodolojik milliyetçiliği reddeder. Sınıf, yalnızca yurttaşlardan oluşan, ulusal bir “hazne” değildir. Aksine sınıf:

  • sınırları aşarak oluşur,
  • hareketlilikle biçimlenir,
  • göçle sürekli yeniden kurulur.

“Göçü, çağdaş sınıf formasyonu süreçlerinin merkezine yerleştirmek, emeğin nasıl görünmesi gerektiğine ve nerede vaki olduğuna dair eski kalıp yargılardan dönüşü olmayan bir kopuş talep eder.” 

Yazar bu vurucu cümlesinde şunu ifade ediyor;

“İşçi”:

  • sadece fabrikada
  • sadece tam zamanlı
  • sadece yurttaş değildir

Emek:

  • evde
  • bakımda
  • tarımda
  • sınırda
  • kampta
  • geçici sözleşmede gerçekleşir

Ve bu gerçekliği kabul ettiğinde:

  • Eski sınıf tanımlarına geri dönemeyiz
  • “Asıl işçi–yardımcı işçi” ayrımı çöker
  • Göçmen emeği merkeze almak zorundayız

PangeaKolektif olarak bizim mücadele hattımız açısından anlamı ise;

  • Göçmenler “işçi sınıfının dışında” değil
  • Göçmenler, bugünkü işçi sınıfının biçimlendirici unsuru
  • Sınıf mücadelesi:
    • ırkçılığa karşı
    • cinsiyetçiliğe karşı
    • sınır rejimlerine karşı birlikte yürütülmeden eksik kalır

Bu yüzden bu bölüm:

  • Bizim kavram okuma grubumuzun,
  • Göçmen öz-örgütlenmesi perspektifinin,
  • “Biz sadece mağdur değil, özneyiz” iddiamızın teorik karşılığını çok net biçimde veriyor.

Bu bölümde özellikle şu vurgu öne çıkar:

“Mülteciler de işçidir.”

“Göçmenliğe sınıf formasyonunun temel bir özelliği olarak bakmak, zorunlu ve ekonomik göç kutuplaştırmasının ötesine geçmek demektir.”

Bu ifadeler, “zorunlu göç–ekonomik göç” ayrımını anlamsızlaştırır. İnsanlar farklı nedenlerle göç edebilir; ancak kapitalist dünya sistemi içinde göç eden herkes, er ya da geç emek gücünü satmaya zorlanan bir sınıfın parçası haline gelir.

Burada yazar çok yerleşik bir ayrımı hedef alıyor:

  • Ana akım ayrım:
    • “Zorunlu göç” → savaş, çatışma, zulüm → “hak eden” mülteci
    • “Ekonomik göç” → iş, yoksulluk → “hak etmeyen” göçmen

Yazar diyor ki;

  • Bu ayrım siyasi ve ideolojiktir
  • Kapitalist birikimin yarattığı mülksüzleşme süreçlerini görünmez kılar

Bu nedenle yazar mülteciyi sınıf ilişkilerinin dışına iten yaklaşımı eleştiriyor; biz de bu noktada özellikle durduk:

“Solun, mültecilere sırf insani destek ve yardımın edilgen nesneleri olarak muamele etmek yerine, onların kapitalist ekonominin işleyişine dahil edilme biçimlerini çok daha yakından incelemesi gerekir.”

Bu tespit, bizim açımızdan da kritik ve çok kez dile getirdiğimiz bir eleştiri. Göçmenleri yalnızca “yardım edilmesi gereken” nesneler olarak görmek, onların sömürü ilişkileri içindeki gerçek konumunu görünmez kılar. “Biz sadece mağdur değiliz; bu düzenin mağdur ettiği ama aynı zamanda onu sarsabilecek bir sınıfın parçasıyız.”

Göç ve Kapitalist Sınıf Formasyonu

Bu bölüm, göçü yalnızca yoksulların ve mülksüzlerin deneyimi olarak ele almanın yetersizliğini gösterir. Hanieh, kapitalist sınıfların da göç ettiğini ve bunun bilinçli bir strateji olduğunu ortaya koyar.

İkinci pasaportlar, yatırımla yurttaşlık programları, oturum izinleri; sermaye sahiplerinin sınırları aşma özgürlüğünün araçlarıdır. Bu durum, “ulusal burjuvazi” fikrini de boşa düşürür.

Göç burada sınıfsal olarak ikiye bölünmüş bir gerçekliktir:

  • Bir yanda denetlenen, kriminalize edilen, statüsüzleştirilen göçmenler,
  • Diğer yanda hareket serbestliğine sahip sermaye sınıfları.

Bu bölüm, “her göçmenin savunulacak aynı politik pozisyonda olmadığı” gerçeğini sınıfsal bir zemine oturtur.

“Her göçmen savunulacak bir figür müdür?” sorusuna:

ahlaki değil, sınıfsal bir yanıt vermeyi mümkün kılar. Göçü savunmak, her göç biçimini değil; sermayeye değil emeğe dayanan hareketliliği savunmaktır.

Sınırlar, Irk ve Yasa Dışılık

Hanieh’e göre sınırlar, doğal ya da tarihsel olarak verilmiş yapılar değildir. Aksine sınırlar, kapitalist dünya pazarının bölgeselleştirilmesinin ürünüdür ve ırksallaştırılmış hiyerarşiler üretir.

Bu bölümde çok kritik bir tespit var:

Sınırlar, “burası/orası”, “biz/onlar”, “kimdir/kim değildir” ayrımlarını üretir.

Bu yüzden: 

  • göçmenlik doğal bir kategori değildir
  • sınırların varlığıyla mümkündür

*Nicola de Genova’nın söylediği gibi:

“Sınırlar olmaksızın göçmenlik kategorisi var olamazdı. Yalnızca hareketten söz ederdik.”

Bu şu anlama geliyor:
Göçmenlik, hareketin kendisi değil;
hareketin devlet tarafından tanımlanma biçimidir.

Yazar burada sınır–ırk ilişkisini çok net kuruyor:

  • Sınırlar, uzamsal farklılığı “yabancı/öteki” olarak kodladıkları için
  • göçmenlerin ırksallaştırılmasının zorunlu bir unsurudur

Trump dönemi söylemleri, Brexit afişi, “mülteci konvoyu” imgeleri:

  • sınır ihlalini
  • ulusal bütünlüğe,
  • kültürel saflığa,
  • güvenliğe yönelik ırksal bir tehdit olarak kurar.

Burada önemli olan şu: suç, şiddet, kaos, kültürel kirlenme gibi imgeler rastgele değil; işçi sınıfının belirli kesimlerine yöneltilmiş ideolojik araçlardır.

Yani ırkçılık:

  • sadece kültürel bir nefret değil
  • sınıfsal bir işlev görür.

Bu bağlamda “yasa dışılık” tesadüfi değildir:

“Bu yasa dışılık sınırların işleyişinin tesadüfi bir yan ürünü değildir. Sınırın doğasına içkindir.”

Yasa dışılık, emek piyasaları için işlevseldir. Tarım, inşaat, bakım ve ev işi gibi sektörlerde düşük ücretli, güvencesiz emeğin sürdürülebilmesi bu statüsüzlük rejimleri sayesinde mümkün olur. Bu anlamda, sınır denetimlerinin birincil etkisi, kayıt dışı işçilerin dışlanması değil, bizzat yasadışılığın fiili olarak yaratılmasıdır.

Yani; sorun sınırların ihlal edilmesi değil, sınırların kendisinin emek gücünü değersizleştirmek üzere işlemesidir.

Göçü Yönetmek

Göçü “yönetmek”: engellemek değil, ayıklamak demektir.

Yazar çok net bir yerden başlıyor:

“Tüm göçmenler eşit yaratılmamıştır, sınır deneyimleri de aynı değildir.”

Bu cümle, göç yönetiminin özünü anlatıyor.
Sınırlar:

  • herkesi durdurmak için değil
  • kimin geçeceğini, nasıl geçeceğini ve hangi koşullarda yaşayacağını belirlemek için vardır.

Bu yüzden sınırlar:

  • duvar değil,
  • filtre gibi çalışır.

“Avrupa Kalesi”, “Avrupa Setti” gibi metaforların yanıltıcı olmasının nedeni de bu:

  • hareket tamamen engellenmez,
  • seçici, hiyerarşik ve eşitsiz biçimde düzenlenir.

Bu da doğrudan çağdaş kapitalizmin işleyişiyle bağlantılıdır:

  • sermaye küresel ölçekte hareket eder
  • emek ise kontrollü, parçalı ve güvencesiz biçimde dolaştırılır.

Bu bölümde yazar, çağdaş göç rejimlerinin üç temel eğilimini tanımlar:

  1. Göçün güvenlikleştirilmesi
  2. Göç yönetiminin özelleştirilmesi
  3. Sınırların dışsallaştırılması

1. Göçün güvenlikleştirilmesi (Security paradigm)

Bu eğilim bugün hepimizin gündelik hayatında deneyimlediği şeydir.

Ne anlama geliyor?

Göç:

  • sosyal,
  • ekonomik,
  • siyasal bir mesele olmaktan çıkarılır
  • güvenlik sorunu olarak yeniden tanımlanır.

Bunun pratik karşılıkları:

  • duvarlar, çitler
  • biyometrik veriler
  • dronlar, silahlı devriyeler
  • risk profilleri
  • uluslararası veri tabanları
  • Frontex gibi sınır ajanları

Ama kritik vurgu şu:

Güvenlikleştirme yalnızca sınırda olan bir şey değildir.

Bu rejim:

  • sınırın içinde yaşayan herkesi kapsar
  • göçmen olmayanları da denetim, gözetim ve kataloglama altına alır

Yani:

  • göç, bahane
  • otoriter devlet biçimi asıl sonuçtur.

Bunu yaklaşımlarını “insan kaçakçılığıyla mücadele”, “göçmenleri koruyoruz” söylemlerini içeren insan hakları diliyle meşrulaştırıyorlar.

Yani:

Sözde insan haklarını korurken, denetimi ve baskıyı genişletme stratejisidir.

2. Göç yönetiminin özelleştirilmesi (Göç bir sektör haline geliyor)

Bu eğilim, bizlerin İsviçre’de doğrudan yaşadığı bir gerçeklik.

Yazar şunu söylüyor:

  • göç yönetimi artık devletin tek başına yürüttüğü bir alan değil
  • özel şirketler ve STK’lar bu alanın parçası haline geliyor
Ne tür bir piyasa oluşuyor?
  • alıkoyma merkezleri
  • geri gönderme kampları
  • sınır güvenliği teknolojileri
  • veri sistemleri
  • “entegrasyon” ve “uyum” projeleri

Bunların hepsi:

  • devlet fonlarıyla
  • kâr amaçlı işletiliyor.

Bu yüzden:

  • insan odaklı değil
  • verimlilik, maliyet, sözleşme odaklı bir mantık hâkim.
STK’ların rolü

Çok kritik ve rahatsız edici bir nokta:

STK’lar ve “iyi niyetli yurttaşlar” gözetim ve denetimin parçası haline getiriliyor.

Örnekler:

  • ev sahiplerinin statü kontrolü
  • üniversitelerin öğrencileri izleme zorunluluğu
  • sosyal hizmetlerin raporlama yükümlülüğü

Sonuç:

Yurttaşlar, devlet politikasının aracına dönüşüyor.

Bu, göç yönetimi özgürleştirici değil; aksine otoriterliğin yaygınlaştırılmasıdır.

3. Sınırların dışsallaştırılması (Extra-territorialization)

Bu bölüm karşılaştığımız Dublin deneyimleriyle birebir örtüşüyor.

Ne yapılıyor?

Sınır denetimi coğrafi olarak dışsallaştırılıyor; yani kontrol Avrupa sınırlarında değil, transit ve çıkış ülkelerinde kuruluyor.

Bunun için:

  • geçiş ülkelerine para
  • ticaret anlaşmaları
  • vize ayrıcalıkları
  • güvenlik işbirlikleri veriliyor

Sonuç:

Türkiye, Libya, Tunus gibi ülkeler Avrupa’nın göç jandarması haline geliyor.

Neden çok tehlikeli?
  • otoriter rejimler güçleniyor
  • askeri ve polis yapıları meşrulaştırılıyor
  • göçün nedenleri derinleşiyor

Ve en önemlisi:

  • göç yolları uzuyor
  • daha tehlikeli hale geliyor
  • işkence, şiddet, ölüm riski artıyor

Bu politikalar yalnızca göçmenleri değil, toplumun tamamını daha fazla gözetim ve denetime tabi kılar. “İnsan kaçakçılığıyla mücadele” ve “insan haklarını koruma” söylemleri ise çoğu zaman bu sürecin ideolojik kılıfıdır.

PangeaKolektif olarak bu bölümü, İsviçre’de yaşadığımız deneyimlerle birebir örtüşen bir teşhis olarak gördük: kampların, kabul merkezlerinin ve geri gönderme mekanizmalarının özel şirketlere devredilmesi, göçün başlı başına bir kâr alanı haline geldiğini açıkça gösteriyor. Avrupa mülteci paktları, Dublin rejimi, özel şirket kampları, polisleşme tartışmalarını bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Göç ve Kriz

Bu bölümde yazar, göçü artık sadece “yer değiştirme” olarak değil, küresel sermaye dolaşımının asli bir mekanizması olarak ele alıyor.

Temel vurgu şu:

  • Göçmenler yalnızca emeklerini değil,
  • para akışlarını (havaleler) de sınırların ötesine taşır.
  • Böylece sermayenin coğrafi olarak yayılmasında kilit rol oynarlar.

Verilen istatistikler; havalelerin, birçok güney ülkesinde doğrudan yabancı yatırımları kalkınma yardımlarını geride bıraktığını gösteriyor.

Bu ne anlama geliyor?

Dünya nüfusunun geniş kesimleri küresel kapitalizme doğrudan göç üzerinden eklemlenmektedir.

Yani; bu veriler gösteriyor ki göç istisnai bir durum değil; küresel kapitalist sistemin işlemesinin temel yollarından biridir.

Bu yüzden:

  • göçmen emeğinin prekaryalaştırılması
  • sınırların sertleştirilmesi
  • yabancı düşmanlığı ve ırkçılık

yalnızca “kültürel” ya da “siyasal” olgular değil; küresel sınıf ilişkilerinin düzenlenme biçimleridir.

Çok önemli bir nokta da şu:
Göçmenlere yönelik saldırılar, sadece göçmenleri değil, geride kalan aileleri de hedef alır.

Kriz olarak Göç

Yazar soruyor:
‘Göç gerçekten bir “kriz” mi, yoksa kriz olarak mı sunuluyor?’
Burada çok güçlü bir söylem analizi yapılıyor.

Kriz dili ne yapıyor?

Avrupa’daki egemen söylem:

  • “göçmen seli”
  • “akın”
  • “dalga”
  • “taşkın”

Bu metaforlar; göçmenleri doğa felaketi, kontrolsüz tehdit gibi gösteriyor.

Ve böylece:

  • sınırların askerileştirilmesi
  • dışsallaştırma
  • gözaltı
  • hak kısıtlamaları meşrulaştırılıyor.

Ama yazar çok net diyor: “Mülteci krizi” denince kriz mültecilerdeymiş gibi görünür. Oysa kriz, Avrupa’nın politikalarının krizidir.

Makalenin son bölümleri, göç ile kriz arasındaki ilişkiyi iki yönlü olarak ele alır. Krizler göçü tetikler; ancak göç de krizlerin yönetilme biçimi haline getirilir.

Avrupa’nın “mülteci krizi” söylemi, aslında kendi krizini göçmenlere yıkmasının bir aracıdır. Oysa göçün asıl yükünü taşıyan bölgeler Avrupa değil; Ortadoğu, Afrika ve Asya’dır.

Yazar, krizlerin neoliberal politikaları dayatmak için nasıl fırsata çevrildiğini de açıkça gösterir. Bu bağlamda “insani müdahale” söylemi, çoğu zaman piyasa genişlemesinin ve bağımlılık ilişkilerinin aracı haline gelir.

Sonuç: Göç Mücadelesi Sınıf Mücadelesidir

Yazar burada çok güçlü bir teorik pozisyonu yeniden kuruyor:

“Çağcıl göç, devletler arasında vuku bulan ikincil bir fenomen değil; toplumun ve devletin ilk etapta tesis edilmesinin temel koşullarından biridir.”

Bu şu anlama geliyor:

Göç, devletlerin ortaya çıkmasından sonra ortaya çıkan ikincil bir mesele değildir. Aksine devletlerin, toplumların ve sınıf ilişkilerinin oluşum sürecinin kurucu unsurlarından biridir.

Bu noktada yazarın en çarpıcı saptamalarından biri ortaya çıkar: Göçmenin dışlanması istisna değil, toplumsal yeniden üretimin bir mekanizmasıdır. Yani göçmenlere yönelik ayrımcılık ve dışlama, sistemin aksayan yönleri değil; aksine mevcut düzenin işlemesine katkı sağlayan yapısal süreçlerdir.

Aslında bu saptama, makale boyunca kurulan bütün teorik çerçeveyi özetler. Yazar göçü rastlantısal, istisnai ya da yalnızca insani krizlerin sonucu olan bir olgu olarak değil; kapitalist sistemin işleyişinin içinden doğan yapısal bir süreç olarak ele alır. Bu bakış açısına göre göç, kapitalizmin yarattığı mülksüzleştirme mekanizmalarının doğrudan sonucudur; aynı zamanda işgücünü disipline eden, ücretleri baskılayan ve emek piyasalarını yeniden şekillendiren bir araçtır. Dolayısıyla göç yalnızca insanların yer değiştirmesi değil, sınıf ilişkilerinin ulusal sınırlar içinde ve ötesinde nasıl kurulduğunu belirleyen kurucu bir toplumsal süreçtir.

Dolayısıyla insanlar yalnızca kapitalizmin yarattığı koşullar nedeniyle göç etmezler; göç ettikleri anda kapitalist sistemin işleyişine aktif biçimde dahil olurlar. Yani göç, bir yandan savaşlar, eşitsizlikler, mülksüzleştirme ve yoksullaştırma gibi kapitalist süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkar; öte yandan bu hareketlilik bizzat kapitalizmin somut biçimlerini mümkün kılar, emek piyasalarını yeniden kurar, ücret ilişkilerini şekillendirir ve sınıf yapısını dönüştürür. Bu nedenle göç, hem bir sonuç hem de kurucu bir süreçtir — bu çift yönlü karakter, göçü anlamanın en kritik anahtarlarından biridir.

Yazarın burada eleştirdiği “dikotomik ideolojik formlar” şunlar:

  • zorunlu göç / ekonomik göç
  • siyasi mülteci / ekonomik göçmen
  • insan kaçakçılığı mağduru / gönüllü göçmen
  • meşru mülteci / gayrimeşru göçmen

Yani göçü:

ikiye ayıran, ahlaki ve hukuki hiyerarşi kuran, bazı göçmenleri “hak eden”, bazılarını “hak etmeyen” ilan eden ikili karşıtlıklar;

  • göçü bireysel tercihlere indirger
  • ya da istisnai “felaket” anlarına bağlar
  • ama kapitalizmin süreklilik arz eden mülksüzleştirme mekanizmalarını görünmez kılar.

Dolayısıyla bu dikotomiler:

  • ideolojiktir
  • sınıfsaldır
  • devletlerin ve sınır rejimlerinin işine yarar.

Bu yüzden yazar, göçü bu ikiliklerden kurtarıp:

  • tekil nedenlere değil
  • bütünleşik bir dünya pazarı içindeki sınıf süreçlerine bağlamak gerektiğini söylüyor.
Sonuç bölümünün sol siyaset açısından en kritik çağrısı

Burada yazar açık açık liberal göç savunusunu reddediyor.

Bizim de özellikle altını çizdiğimiz ve PangeaKolektif perspektifiyle birebir örtüşen yer burası:

Göçmenlerin savunusunu ekonomik katkı, toplumsal fayda ya da hukuki statü üzerinden kuran liberal siyaset bütünüyle reddedilmelidir.

Bu çok net bir kopuş çağrısı.

  • “çalışkan göçmen”
  • “topluma katkı sağlayan mülteci”
  • “iyi entegre olan yabancı” gibi savunular, göçmenlerin var olma hakkını koşullu hale getirir.

Ve en önemlisi:

  • Batılı devletlerin
  • emperyalist politikaların
  • neoliberal yıkımın bu göçteki fail rolünü gizler.

Bu nedenle sol perspektif:

  • itme–çekme teorilerinden kopan
  • göçü küresel kapitalist gelişmeyle birlikte ele alan
  • enternasyonalist
  • anti-kapitalist, anti-emperyalist bir siyaset olmalıdır.

Bu, hayırseverlikten değil:

  • mücadeleden
  • suç ortaklığının teşhirinden
  • ortak sınıf çıkarlarından beslenen bir siyaset olmalıdır.
Göçmen öz-örgütlülüğü ve sınıf mücadelesi: en güçlü bölüm

Buradan çıkarılıcak sonuçlar, özellikle şu noktalar çok önemli:

a) Göçmenler sendikal sınırları zorluyor
  • Bürokratik, yukarıdan aşağı sendikal yapıların dışına taşan
  • bağımsız göçmen işçi örgütlenmeleri
  • dayanışma temelli ama sınıf siyasetli yapılar

Bunlar:

  • sendikal hareketi canlandırıyor
  • sınıf mücadelesini genişletiyor
  • yeni örgütlenme biçimleri yaratıyor

Göçmen işçilerin:

  • güvencesizliğin
  • taşeronluğun
  • geçiciliğin en ön cephesinde yer alması, onları erken uyarı sistemi gibi konumlandırıyor.

Bu yüzden:

Göçmen işçiler, sınıf mücadelesinin geleceği açısından belirleyici bir güçtür.

b) Göçmen mücadelesi dar “işyeri” sınırına sığmaz

Bu da çok kritik: göçmenlerin sorunları sadece ücret, mesai, iş güvenliği değildir.

Şunlar emek sömürüsüne ek olarak göçmenlerin asli sorunlarıdır:

  • sınır dışı edilme tehdidi
  • alıkoyma merkezleri
  • 'yasa dışılık'
  • statüsüzlük
  • sağlık, eğitim, barınma, çocuk bakımı
  • dil ve erişim sorunları

Ve altını çizdiğimiz o çok güçlü cümle:

“Göçmen halkları işçi haklarıdır.”

Bu, klasik sendikalizmin sınırlarını aşan, ama sınıf siyasetini terk etmeyen bir hat öneriyor.

Son paragraf: Fırsat olarak göç mücadelesi

Yazar sonuç bölümünde karamsar bir tablo çizmek yerine, tam tersine tarihsel bir politik imkâna işaret eder. Sağ popülizmin yükselişi, göçmen karşıtlığının yaygınlaşması ve sınır rejimlerinin sertleşmesi karşısında çözümün ulusal kimlik ve yurttaşlık sınırlarına hapsolmuş dar bir işçi sınıfı anlayışına geri çekilmek olmadığını vurgular. Ona göre bugün göç, sınırlar ve göçmenlik olgusu; sınıfın nasıl kurulduğunu, nasıl bölündüğünü ama aynı zamanda nasıl yeniden birleşebileceğini en açık biçimde gösteren merkezî toplumsal alanlardan biridir. Bu nedenle göç alanındaki mücadeleler yalnızca savunmacı hak mücadeleleri değil, aynı zamanda emek siyasetinin ve eşitlikçi bir toplumsal düzen arayışının yeniden inşası açısından stratejik bir zemin sunar. Yazarın vardığı sonuç nettir: Göç meselesi, sosyalist siyasetin geleceği açısından tali değil, kurucu önemde bir mücadele alanıdır.

Hanieh’in sonuç bölümü, açık bir politik yönelimi işaret eder. Göç mücadelesi, liberal hayırseverliğe ya da yurttaş merkezli yaklaşımlara hapsedilemez.

“Göçmen halkları işçi haklarıdır.”

Sınır şiddetine, sınır dışılara, alıkoyma merkezlerine, statüsüzlüğe karşı mücadele; emeğin, sınıfın ve enternasyonal dayanışmanın asli meseleleridir.

PangeaKolektif olarak bu makaleyi, göç mücadelesini sınıf mücadelesinin merkezine yerleştiren, göçmenleri özne olarak konumlandıran ve enternasyonalist bir perspektifi güçlendiren çok önemli bir katkı olarak değerlendiriyoruz.

Bu anlamıyla bizim pozisyonumuzu tanımlamak istiyoruz.

PangeaKolektif olarak göç mücadelesine dair pozisyonumuz

PangeaKolektif olarak göçü, insani bir kriz başlığına indirgenen dar çerçevelerle değil; kapitalist, emperyalist ve ırkçı bir dünya düzeninin ürettiği yapısal bir sonuç olarak ele alıyoruz. Göç, ne istisnai bir durumdur ne de yalnızca “olağanüstü dönemlerde” ortaya çıkan geçici bir olgudur. Göç, bugün dünya çapında işleyen kapitalist birikim rejiminin kurucu bir parçasıdır.

Bizler göçmenleri, mültecileri ve ilticacıları edilgen mağdurlar, yardım nesneleri ya da “topluma katkılarını ispatlaması gereken” figürler olarak görmüyoruz. Göçmenler, bu sistemin yarattığı mülksüzleştirme süreçlerinin mağdurları olmakla birlikte, aynı zamanda sınıf mücadelesinin öznesidir. Mülteciler de işçidir. Göçmen emeği, kapitalist ekonominin merkezinde yer alır ve bu nedenle göç mücadelesi, özünde bir sınıf mücadelesidir.

Göçü açıklarken sıkça kullanılan “itme–çekme” gibi teknik ve yüzeysel modelleri reddediyoruz. Bu yaklaşımlar, insanları yerinden eden politikaları, savaşları, sömürü ilişkilerini ve emperyalist müdahaleleri görünmez kılar. İnsanlar göç etmiyor; yerlerinden ediliyor. Göç etme zorunluluğu, kapitalizmin “evde kalma hakkını” sistematik biçimde ortadan kaldırmasının sonucudur.

Devletlerin, medyanın ve sağ-popülist hareketlerin dilinde dolaşan “mülteci krizi”, “göç sorunu” gibi kavramlara karşı bilinçli bir kavramsal mücadele yürütüyoruz. Sorun göçmenler değil; onları yollara düşüren, sınırları ölüm hatlarına çeviren, statüsüzlüğü bir yönetim aracı olarak kullanan politikalardır. Avrupa’nın ve küresel kuzeyin krizi, göçmenlere yıkılamaz.

Sınırları, doğal ya da kaçınılmaz yapılar olarak görmüyoruz. Sınırlar; sınıflandıran, ayıklayan, ırksallaştıran ve emek gücünü değersizleştiren siyasal araçlardır. “Yasa dışılık”, göçmenlerin kendi tercihi değil; sınır rejimlerinin bilinçli olarak ürettiği bir statüdür. Bu statüsüzlük, göçmen emeğini daha güvencesiz, daha sömürülebilir ve daha sessiz hale getirmeyi amaçlar.

Göçün güvenlikleştirilmesine, göç yönetiminin özel şirketlere devredilmesine ve sınırların dışsallaştırılmasına karşıyız. Kampların, kabul merkezlerinin ve geri gönderme mekanizmalarının kâr alanlarına dönüştürülmesini de bu mekanları da reddediyoruz. “İnsan kaçakçılığıyla mücadele” ve “insani koruma” söylemleriyle meşrulaştırılan bu politikaların, hem göçmenler hem de toplumun bütünü için daha fazla denetim, baskı ve hak gasbı anlamına geldiğini biliyoruz.

Bizim için göç mücadelesi, yalnızca iltica prosedürlerine sıkışmış bir hak arayışı değildir. Sınır şiddetine, sınır dışılara, alıkoyma merkezlerine, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, emek sömürüsüne ve statüsüzleştirmeye karşı çok boyutlu bir mücadeleyi ifade eder. Sağlık, barınma, eğitim, çalışma, örgütlenme ve hareket özgürlüğü göçmenler için lütuf değil, haktır.

Bu nedenle göçmenlerin öz örgütlenmesini esas alıyoruz. Mücadeleyi başkalarının bizim adımıza yürüttüğü bir dayanışma ilişkisi olarak değil; göçmenlerin bizzat öznesi olduğu kolektif bir süreç olarak görüyoruz. Göçmenlerin kendi deneyimlerinden, ihtiyaçlarından ve taleplerinden doğan örgütlenmelerin, yalnızca göçmenler için değil, işçi sınıfının bütünü için dönüştürücü bir güç taşıdığına inanıyoruz.

Aynı zamanda göçmen mücadelesini yerel halklarla, işçilerle, kadınlarla, gençlerle, ezilen tüm kesimlerle ortaklaştırmadan kalıcı bir kazanımın mümkün olmadığını biliyoruz. Irkçılığa, sağ popülizme ve otoriterleşmeye karşı mücadele, ancak enternasyonalist, sınıf temelli ve dayanışmacı bir hat üzerinden büyütülebilir.

PangeaKolektif olarak savunduğumuz şey nettir:
Göçmenler yük değil, bu düzenin yarattığı eşitsizliklerin mağdurlarıdır.
Ama sadece mağdur değiliz; bu düzeni değiştirecek özneyiz.

Göç mücadelesi, daha eşit, daha özgür ve daha onurlu bir yaşam mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ve bu mücadele, birlikte verildiğinde güçlenir.

 

PangeaKolektif Kavram ve Göç Okumaları Çalışma Grubu