Ana içeriğe atla
Görsel
erkek şiddetiyle öldürülen kadınların isimlerinin yazıldığı dijital anıt görseli

İsviçre'de Sığınmacı Kadınların Çıkmazı: Geri Göndermek, Anıt Sayaç'a Yeni İsimler Eklemek Demektir

Bu metni; profesyonel hayatı ve akademik birikimi, sadece hayatta kalabilmek adına ülkesinden kaçmak zorunda bırakılarak kesintiye uğratılmış bir kadın tarihçi ve eğitimci olarak kaleme alıyorum. Amacım sadece kendi hikâyemi anlatmak değil; benimle benzer hikâyeleri paylaşan pek çok kadının sessiz çığlığını duyurmak ve bu kolektif gerçeğe tanıklık etmektir. Ben Filiz; ve bu metin bireysel bir sığınma talebinin çok ötesinde, Türkiye’de sistematik bir boyuta ulaşan kadın kırımı (femicide) gerçeğini, kendi iltica sürecim üzerinden somut bir tanıklıkla ortaya koymaktadır.

İsviçre makamlarına sunduğum Fransızca belgelerle de sabit olan durumum; 'sığınma hakkı' kavramının soyut bir hukuk terimi değil, bir varoluş mücadelesi olduğunun kanıtıdır. Ingeborg Bachmann’ın, "Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz... İki insan arasındaki ilişkide başlar'' [1] tespiti; bugün Türkiye’de özel alandan kamusal alana taşan şiddetin politik karakterini ve kökenlerini tüm çıplaklığıyla özetlemektedir.

Gözlemlerim; Türkiye'de kadın kırımını besleyen cezasızlık iklimi ile buradaki iltica süreçlerinin birbirinden kopuk olmadığını göstermektedir. Bu yazı; devletin sağlamadığı korumayı arayan bir kadının, bürokratik mekanizmalar önündeki varoluş çabasını ve bu iki coğrafya arasındaki yaşamsal bağı belgelemeyi amaçlamaktadır; aynı zamanda bu bağın yarattığı sıkışmışlık haline bir açıklık getirme çabasıdır.

1. İstanbul Sözleşmesi Sonrası Artan Riskler ve Yapısal Nedenler

Dünya genelinde küresel bir krize dönüşen kadın cinayetleri, Türkiye’de 1 Temmuz 2021 tarihinde İstanbul Sözleşmesi’nden resmi olarak çekilme kararıyla birlikte çok daha kritik ve sistematik bir boyuta evrilmiştir. KCDP (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu) verilerinin de ortaya koyduğu veriler üzerinden bu süreç, failler nezdinde bir “cezasızlık algısı” yaratırken devletin koruma mekanizmalarını da yapısal bir çöküşe sürüklemiştir. Sözleşmenin sağladığı hukuki koruma kalkanının kalkmasıyla oluşan yasal boşluk; OHAL süreciyle pekişen otoriterleşme ve yargıdaki siyasallaşma ile birleşerek şiddet vakalarının soruşturulmasını imkansız hale getirmiştir. Bu denetimsiz iklim, kontrolsüzce artan bireysel silahlanma ile birleştiğinde ev içindeki şiddet doğrudan bir kadın kırımına (femicide) dönüşmüştür. Ancak buradaki en büyük trajedi, kağıt üzerindeki yasalar ile sahadaki uygulama arasındaki derin uçurumdur. Devletin en üst kademelerinden gelen İstanbul Sözleşmesi karşıtı söylemler, kolluk kuvvetleri üzerinde bir "ideolojik onay" mekanizması yaratmıştır. Bu durum, polisin 6284 sayılı koruma kanununu uygulama konusundaki görev bilincini felç etmiş; polisleri koruyucu bir güç olmaktan çıkarıp seyirci konumuna itmiştir. Sonuç olarak kadınlar; ellerinde mahkemelerce verilmiş resmi koruma kararları bulunmasına rağmen, polisin bu kararları ciddiye almaması veya "aile içi mesele" diyerek müdahale etmemesi nedeniyle pratikte tamamen savunmasız ve saldırıya açık hale getirilmiştir. 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Mayıs 2024 Rapora göre, ‘’İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı alındığından bu yana kadın cinayetleri ve şüpheli ölümler katlanarak arttı.  Birçok kadın cinayeti gizli kalmaya, kaza süsü verilmeye devam ediyor. Yalova’da Semiha Sözer uçurumdan düşerek ölmüştü. Başlarda kazayla düştüğü söylenen Semiha’nın evli olduğu erkek tarafından uçurumdan itildiği ortaya çıktı. Gölcük’te Rümeysa Meriç Özcan’ın trafik kazasında öldüğü düşünülüyordu. Ancak birlikte olduğu erkek tarafından iple boğularak öldürüldüğü ve sonrasında trafik kazası süsü verildiği öğrenildi.  İstanbul’da Pelin Köksal ve Selen Bilgin aynı doktor tarafından ilaç enjekte edilerek öldürüldüğünden şüpheleniliyor. Ancak şüpheli adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Ankara’da Ayfer Koçak, akrabası tarafından kendi evinde boğularak öldürüldü. Fail daha sonra cinayete kaza süsü vermek için Ayfer’in eline bir sigara koyup evi yakmaya çalıştı.’’ [2] Sonuç olarak; şüpheli kadın ölümlerindeki bu artış ve "kaza süsü" yöntemlerinin sistematikleşmesi, devletin soruşturma mekanizmalarının etkinliğini yitirdiğinin ve kadın hayatının hukuki korumadan fiilen yoksun bırakıldığının somut bir göstergesidir.

Grafik 1 :

Görsel
şüpheli kadın ölümleri sayılarını gösteren grafik

Bu grafik Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun 2025 yılı raporundan alınmıştır.

2025 yılı verileri, Türkiye’de kadın cinayetlerinin "şüpheli ölüm" kategorisine hapsedilerek yargısal bir görünmezliğe itildiğini kanıtlamaktadır. Şüpheli ölümlerin cinayet sayılarını aşması; devletin enerjisini koruma ve soruşturma yerine muhalefeti bastırmaya harcamasının doğrudan bir sonucudur. Yürütülmeyen etkin soruşturmalar ve karartılan deliller, faillere sağlanan fiili bir cezasızlık zırhı niteliğindedir. Bu tablo, devletin sadece koruma yükümlülüğünü değil, gerçeği açığa çıkarma iradesini de yitirdiğini nesnel bir biçimde belgelemektedir. 

2. Kadın Cinayetlerinde Siyasi Sorumluluk: Etkin Güvenlik Önlemlerinin Yokluğu ve Devlet Korumasının Eksikliği

Türkiye’de kadına yönelik şiddet vakalarında polise başvurulmaması, bireysel bir ihmal değil; aksine rasyonel bir hayatta kalma stratejisidir. SEM’in sığınma taleplerine red verme gerekçesi olarak sunduğu “Türk makamlar koruma sağlama iradesine sahiptir” tezi, sahadaki gerçeklikle taban tabana zıt bir bürokratik iyimserlikten ibarettir.
SEM, Türkiye’deki 6284 sayılı yasanın koruyuculuğuna güvenmektedir. Ancak Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verileri bu güvenin hatalı olduğunu istatistiksel verilerle de açıklamaktadır. 

Grafik 2 :

Görsel
Kadınların 6284 Koruma Kararı Var mıydı başlığıyla öldürülen kadınların grafiği

Bu grafik Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun 2025 yılı raporundan alınmıştır.

2025 yılının ilk 6 ayında öldürülen kadınların %86'sının koruma kararı durumu devletin veri şeffaflığı sağlamaması nedeniyle tespit edilemediği görülmektedir.

Resmi makamlar, kendilerine sığınan kadınları korumazken ve 6284 sayılı yasayı (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun) hiçe sayarken; İçişleri Bakanı kadın cinayeti sayısının azaldığını iddia etmektedir. Oysaki gerçek veriler asla açıklandığı gibi değildir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu-Temsilcisi Esin İzel Uysal  Şişli’de ölü bulunan bir kadın bedenin ardından, yaptığı basın açıklamasında: "İstanbul'un orta yerinde Şişli'nin göbeğinde bugün akşam saatlerinde bir kadının cesedi bulundu. Çöp konteyner toplayıcıları buldu kadın arkadaşımızın cesedini. Maalesef artık kadınların cansız bedenleri çöp konteynerlerinden çıkıyor. Gerçekler bir an önce araştırılmalıdır. Hayatını kaybeden kadının kim olduğu, kimliği bir an önce tespit edilmelidir. Ve bugün yaşananların iktidarın politikalarının eseri olduğunu unutmamak gerek. 6284 sayılı kanunun tartışmaya açılması, her seferinde İstanbul Sözleşmesi'nden imzanın çekilmesi ve devamındaki tartışmalar, aile odaklı politikalar, kadın düşmanı politikalar... İşte yaşadıklarımız tam olarak bunların sonucudur."[3] Son yıllarda istatistiklerdeki en dikkat çekici sapma, doğrudan kadın cinayeti olarak kaydedilen vakalar azalıyor gibi görünse de "şüpheli ölümlerin" dramatik şekilde artmasıdır. Bu bir tesadüf değildir. Failler, yargılama süreçlerindeki boşlukları ve "iyi hal indirimi" gibi yasal esneklikleri yakından takip ederek, cinayeti intihar veya kaza gibi göstermeyi sistematik bir yöntem haline getirmiştir. Bu durum, suçun niteliğini değiştirerek adaleti yanıltma çabasıdır.

Farklı bir raporda OSAR’a göre: “2021 yılında öldürülen kadınlardan 251'inin bir koruma kararına sahip olup olmadığı ise karanlıkta kalmıştır. Bilinen tek bir gerçek vardır: 24 kadın hakkında uzaklaştırma veya koruma kararı varken, 9 kadın ise polise veya savcılığa şikayette bulunmuşken hayattan koparılmıştır.”[4] OSAR'ın 2021 raporunda da vurguladığı üzere, Türkiye'de koruma mekanizmalarındaki zayıflık, kadın cinayetlerinin şüpheli ölümlere evrilmesine zemin hazırlamaktadır.

Sığınma taleplerinde en kritik paradoks, tehdit kaynağı ile koruma mekanizması arasındaki organik bağdır. Failin korucu (paramiliter askeri güç) veya polis gibi bir statüye sahip olması, iç hukuk yollarını tamamen işlevsiz kılarak mağduru doğrudan devletin şiddet aygıtıyla karşı karşıya getirir. Özellikle bölgesel dinamikler içinde faile 'silah arkadaşı' zırhı kazandıran bu sistemde, failin koruyucusu olan bir yapıdan mağduru korumasını beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır; dolayısıyla kolluğa başvurmamak rasyonel bir güvenlik tercihidir. Kolluk kuvvetlerinin suça iştirakine dair bir başka çarpıcı örnek ise "İstanbul'un Eyüpsultan ilçesinde yaşanmıştır. 13 Temmuz'da cesedi bir valiz içinde bulunan üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz cinayetiyle ilgili soruşturmada, cinayeti örtbas etmeye çalışan ve delilleri karartan dört polis memuru tutuklanmıştır."[5] Bu durum, failler ile onları korumakla görevli mekanizmalar arasındaki karanlık işbirliğini açıkça sergilemektedir.

2.1. Kürt Bölgesinde Koruma Mekanizmalarının İşlevsizliği ve Sistematik Dokunulmazlık

Kürt coğrafyasında kolluk kuvvetlerine başvurmak, hayati bir paradoksu barındırır. Koruculuk sistemi (Devletle organik bağı olan silahli yerel yapı) faile sadece silah değil, aynı zamanda yargısal ve idari bir dokunulmazlık zırhı sağlar. Kürt kimliğinin kriminalize edildiği bir iklimde, mağduru koruması gereken yapı bizzat failin dünyasına ait olduğunda, kolluk mekanizması bir çözüm merkezi değil, "ihbarın infaza" dönüştüğü bir tehdit unsuruna evrilir. Bu sistemde polise sığınmak rasyonel bir tercih değil, şiddetin dozunu artıracak politik bir intihardır.

3. Kolektif İnfaz ve Sosyolojik Körlük: İhbarın Bir "Aile Katliamına" Dönüşme Riski

SEM’in "Neden polise gitmedin?" sorusu, bölgedeki "toplu cezalandırma" mantığını ve sosyolojik gerçekliği göz ardı eden bürokratik bir ezberdir. İsviçre'de polise gitmek bireysel bir hak iken; geniş aile sisteminin ve sert ataerkil kodların egemen olduğu bir yapıda bu adım, sadece şikâyetçi için değil, anne ve kardeşler için de bir "ölüm fermanı" imzalamaktır. Failin otorite algısı zedelendiğinde intikam hırsının en yakınlara yöneleceği gerçeği, Türkiye’de kadınların gündelik yaşamlarını çevreleyen ve pek çoğunun bizzat tecrübe ettiği bir toplumsal tehdittirç. Bu coğrafyada kadınların çoğu, sistematik bir çözüm bulamadıkları için kendilerini ve sevdiklerini koruma yöntemi olarak susmayı tercih etmekte; sesleri tam da bu noktada kırılmaktadır. Dolayısıyla sessizliğim bir kabulleniş değil; devletin sağlamadığı korumayı, kendi sesimi kısarak ailem adına sağlama çabasıdır; maalesef sustuğum zamanlar bu zorunluluktan kaynaklanmıştır. Bu yazı ile dilsiz bırakılan o kadınların sesini biraz olsun duyurabilmeyi umuyorum.

4. İç Sığınma Alternatifinin İllüzyonu: Merkezi Takip Sistemleri ve Ulusal Çapta Risk

SEM’in, farklı şehirlerde yaşayarak güvenlik sorunlarından kaçılabileceği varsayımı, Türkiye’deki sosyolojik ve idari gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Kadına yönelik şiddet ve özellikle "namus" saikiyle işlenen suçlar coğrafi bir sınır tanımaz; failin takibi, kurban ne kadar uzağa giderse gitsin devam eden ulusal bir gerçekliktir.

SEM’in "güvenli liman" olarak sunduğu İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropoller, istatistiksel olarak kadın cinayetlerinin en yoğun yaşandığı bölgelerdir. Failin anonimlikten faydalandığı bu şehirler, MERNİS ve e-Nabız gibi merkezi dijital kayıt sistemleri sayesinde mağdurun izinin kolayca sürülebildiği birer "av sahasına" dönüşmüştür. Türkiye’nin merkeziyetçi idari yapısında, şehirler arasında koruyucu bir bürokratik engel bulunmamaktadır. Dolayısıyla şehir değiştirmek bir çözüm değil; kurbanı her an yakalanabileceği devasa bir açık cezaevine hapsetmektir. 2025 yılında koruma altındayken başka bir şehirde katledilen İlayda Alkaş ‘’ Diyarbakırlı İlayda Alkaş, ölüm tehditleri aldığı için şiddetten kaçmak amacıyla şehir şehir gezmiş ve sonunda bir kadın sığınağına yerleşmiştir. Tüm bu çabalarına ve devletin sözde korumasına rağmen, 17 Temmuz 2025'te, kız kardeşinin doğum gününden dönerken evinin önünde fail C.A. tarafından katledilmiştir." [6] SEM'in teorik varsayımları, Türkiye'deki acı gerçekler karşısında geçersizdir. Bir kadının şehir değiştirmesinin neden bir "koruma" sağlamadığını anlamak için şu somut vakaya bakmak yeterlidir. Sadece bu örnekte bile  "iç göç" teorisinin sahadaki trajik geçersizliğinin en somut kanıtıdır.

İsviçre makamlarının en büyük diğer  yanılgısı, Türkiye’yi kendi kantonel sistemleri gibi otonom bölgelerden oluşan bir yapı sanmalarıdır. Türkiye’de şehirler arasında idari veya hukuki bir engel yoktur; tüm ülke tek bir merkezden ve entegre veri sistemleriyle yönetilir. Failin koruculuk gibi bir statü üzerinden sahip olduğu devlet desteği ve bürokratik nüfuz, Diyarbakır'dan İstanbul'a kadar tüm şehirlerde geçerlidir. Dolayısıyla merkezi kayıt sistemleri ve kurumlar arası hiyerarşi nedeniyle, şehir değiştirmek failin erişim gücüne karşı hiçbir idari koruma sağlamamaktadır.

Grafik 3 : 

Görsel
Türkiye haritası üzerinde illere göre 2023 yılı kadın cinayetleri verileri

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), "2024 Veri Raporu"[7]

Rapora göre 2024 yılında en az 394 kadın cinayeti işlenmiş; cinayetlerin en yoğun yaşandığı iller ise korumanın en yüksek olduğu varsayılan İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropoller olmuştur. Bu durum, "iç sığınma alternatifi"nin coğrafi olarak riskleri ortadan kaldırmadığının kanıtıdır.

5. Statü Yanılgısı: Mesleki Kazanımların Koruyuculuğu ve Şiddetin Sınıfsızlığı

SEM’in "meslek sahibi bir kadın" olmamı güvenlik avantajı olarak değerlendirmesi, Türkiye’deki toplumsal cinsiyet temelli şiddetin doğasına dair köklü bir yanılgıdır. Türkiye’de kadın cinayetleri statüden bağımsız olduğu gibi; kadının profesyonel bir kimlik ve ekonomik güç kazanması, geleneksel otorite için doğrudan bir "itaatsizlik" sembolüdür. Bu durum, mağduru korumak bir yana, onu "ehlileştirilmesi" veya "cezalandırılması" gereken bir hedef haline getirerek hayati riski artırmaktadır.

​5.1. Sosyo-Ekonomik Statüden Bağımsız Bir Tehdit Olarak Şiddet

Ataerkil yapı, ekonomik bağımsızlığını kazanmış kadını geleneksel aile hiyerarşisine en büyük tehdit olarak görür. Benim bir öğretmen olarak kendi hayatımı kurma iradesi göstermem, muhafazakar çevreler için sadece bir "namus kaybı" değil, yıkılması gereken bir "iktidar alanı"dır. SEM'in iddia ettiğinin aksine, eğitimim beni korumak bir yana; "kontrol edilemezlik" olarak kodlandığı için beni cezalandırılması gereken bir hedef haline getirmektedir.

Eğitimli kadınlara yönelik sistematik risk, Türkiye'de mesleğinin başında, okulunda veya ofisinde katledilen yüzlerce eğitimli kadın; şiddetin diplomadan bağımsız olduğunu kanıtlamaktadır. Fail için eğitimli bir kadını hedef almak, sadece bir bireyi değil, o kadının temsil ettiği "özgürleşme idealini" de yok etme eylemidir. Statü sahibi kadının bağımsızlaşma kapasitesi, faili daha hızlı ve daha vahşi bir infaz yöntemi seçmeye zorlamaktadır.. Aksine, statü sahibi kadının "kaçma ve bağımsızlaşma" kapasitesi, faili daha hızlı ve daha vahşi bir infaz yöntemi seçmeye zorlar. Bu olaylara dair somut örnekler:  Dr. Aynur Dağdemir (Doktor) Bir tıp doktoru olarak görev yaptığı hastanenin içinde, şiddete uğrayan bir çalışma arkadaşını korumaya çalışırken öldürüldü.[8] Müzeyyen Boylu (Avukat) Diyarbakır Barosu üyesi bir avukat olmasına ve kendi haklarını en iyi bilen kişi olmasına rağmen, boşanma aşamasındaki eşi tarafından sokak ortasında öldürüldü."[9] Hukukçu kimliği ve yasaları en iyi bilmesi dahi infazı engelleyemedi. Ceren Damar, bir hukuk akademisyeni olarak en üst düzey devlet koruması ve kurum güvenliği altında olması gereken bir yerde, üniversitedeki odasında katledildi.[10]  "Hukukçu kimliği ve üniversite yerleşkesindeki varlığı onu koruyamadı. Yüksek mühendis, Ayşenur Demirtaş Ankara'da boşanma aşamasındaki gelini Başak Gürkan Arslan'ı (46) 5 yaşındaki kızının gözü önünde bıçaklayarak öldüren Kudret Arslan (63) ve oğlu Barış Arslan tutuklandı. Kayınpeder Kudret Arslan, savcılıktaki ifadesinde gelini ile mal paylaşımı konusunda tartıştıklarını, oğlunun hiçbir şey yapmadığını ileri sürerek, "Bin anlık gözüm döndü. Namusumu temizledim" dedi.[11]  Üstün akademik başarısı ve teknik donanımı, ne yazık ki en ilkel dürtülerle beslenen bu vahşet karşısında bir Ayşenur Demirtaş’ı koruma kalkanı oluşturamadı.

Bu trajik örnekler Türkiye'de kadın cinayetlerinin bir 'eğitimsizlik' sorunu değil, statü ve unvandan bağımsız sistematik bir cinsiyet kırımı (féminicide) olduğunu kanıtlamaktadır. Dr. Aynur Dağdemir’den Avukat Müzeyyen Boylu’ya kadar uzanan bu vahşet tablosu, kadının elindeki diplomanın veya sahip olduğu hukuk bilgisinin, devlet destekli şiddet aygıtı karşısında hiçbir koruyucu değerinin olmadığını göstermektedir.

Kadının ister bir öğretmen ister fabrikadaki bir işçi olsun, kendi ayakları üzerinde durma çabası veya bir meslek sahibi olması, failin 'mutlak otorite' kurma arzusunu engelleyememektedir. Şiddet, kadının eğitim seviyesinden ziyade, failin kontrol kaybı yaşadığı durumlarda statü farkı gözetmeksizin ortaya çıkmaktadır.

SEM’in mülteci profilini değerlendirirken sunduğu 'kendi başının çaresine bakabilecek donanıma sahip olma' tezi, kadına yönelik şiddetin sınıfsal ve statüden bağımsız doğası karşısında sosyolojik bir yanılgıdır. Şiddet, kadının birikiminden ziyade failin 'mutlak otorite' kurma arzusuyla ilgilidir. Dolayısıyla kadının eğitimli olması veya bir meslek sahibi olması (ister bir öğretmen ister kendi emeğiyle geçinen bir işçi olsun), şiddet faili için caydırıcı bir güç değil; aksine zedelenen otorite algısı karşısında ortadan kaldırılması gereken bir 'direnç' odak noktasıdır.

​Bu noktada kadının donanımı bir koruma kalkanı işlevi görmemekte; zira fail, kadının hak arama bilincini doğrudan kendi iktidarına yönelik bir tehdit olarak kodlamaktadır. Devletin, koruma mekanizmalarıyla dahi güvenliğini garanti edemediği bir düzlemde, mülteci bir kadının 'donanımı sayesinde' hayatta kalmasını beklemek; hem sosyolojik gerçekleri reddetmek hem de mülteci hukukunun temel taşı olan 'etkin koruma' ilkesini bireyin omuzlarına yükleyerek devletin sorumluluğunu bertaraf etmektir.

6. Hayatta Kalmanın Bedeli ve "Anıt Sayaç"ta Bir İsim Olmama Kararlılığı 

Bugün bu satırları yazabiliyor olmam, sadece bir şans eseridir. Ancak hayatta kalmış olmak, Türkiye’deki kadın kırımı gerçeğinin ağırlığını omuzlarımdan almıyor. Aksine, Gülistan Doku’yu , ortaokul yıllarımdan, henüz çocukken yollarımızın aynı okulda kesiştiği o günlerden hayal meyal hatırlıyorum. Ancak ne yazık ki o çocukluk arkadaşımız bugün hayatta değil; bedeni dahi henüz bulunabilmiş değil. Gülistan Doku'nun akıbetine ilişkin araştırma ve soru önergesi[12] mecliste sunulmasına rağmen  failleri bulunmadı. Meclise sunulan araştırma önergeleri AKP ve MHP oylarıyla reddedilerek, soruşturmanın üzeri bizzat devlet eliyle örtülmüştür. Bu bilinçli sessizlik, failleri saklayan cezasızlık zırhını perçinlemektedir. Gülistan, devlet eliyle yürütülen bir isteksizlik ve failleri saklayan bir cezasızlık zırhı nedeniyle bilinçli olarak bulunmak istenmiyor. Devletin bu bilinçli körlüğü, failleri saklarken bizi korumasız bırakmaktadır. Gülistan’ın bulunmadığı her gün, adalete olan inancın biraz daha sarsıldığı bir gündür. Bugün bu satırları yazabiliyor olmam bir şans değil, susturulan tüm kadınlar adına konuşma sorumluluğudur. Ve gerçekler açığa çıkana kadar, ne yasımız dinecek ne de adalet arayışımız son bulacaktır.

Rojin Kabaiş ile hiç yüz yüze gelmedim, ancak onunla aynı üniversitenin( Van Yüzüncü YIL Üniversitesi)  koridorlarından geçmiş olmak, aynı sıralarda oturmuş olmak içimde tarif edilemez bir öfke ve kederi tetikliyor. Onunla paylaştığım bu mekânsal bağ, acısını adeta tenimde hissettiriyor. Ben ve benim gibi kadınlar bugün hâlâ nefes alabiliyor olsak da Rojin’in sesi bizden koparıldı. Bizler yaşayanlar olarak, susturulan o sesin çığlığını içimizde taşımaya devam ediyoruz. ‘’Rojin Kabaiş’in dosyası, tıpkı benzer kadın ölümlerinde olduğu gibi 1 yıldır sürüncemede bırakılmıştır. Dosyanın sürüncemede bırakılmasına gerekçe olarak “intihar” şüphesi öne sürülmüş, bu değerlendirme soruşturmayı daraltan ve olası fail ya da faillerin korunmasına yol açan bir yaklaşım haline getirilmiştir. Bu tutum, cezasızlık politikasının bir sonucu olarak şüpheli ölüm dosyalarının etkili biçimde soruşturulmamasına ve olası faillerin yargı denetiminden uzak bir şekilde toplum içinde dolaşmaya devam etmesine neden olmaktadır. Adli Tıp Kurumu, bu coğrafyada hem devlet suçlarının örtbas edilmesinde hem de erkek faillerin aklanmasında tek resmi delil merkezi olarak işlev görmektedir. Bu durum, dosyanın bir yıldan fazla süredir sonuçlanamamasının yanı sıra, kadınların adalete erişimini de sistematik olarak engellemektedir.’’ [13] Sonuç olarak, bu yapısal cezasızlık zırhı, yargıyı bir adalet mekanizması olmaktan çıkarıp failler için korunaklı bir sığınağa dönüştürmektedir.

Bizler sadece Türkiye’de katledilen hemcinslerimiz için yas tutmuyoruz; aynı zamanda hayatta kalabilmiş olmanın bedelini, sığındığımız kapılarda "prosedürel belirsizliklerin" ağırlığı altında ödüyoruz. İsviçre makamlarının sunduğu "iç göç" veya "devlet koruması" gibi seçenekler, görüldüğü üzere gerçekliklerle taban tabana zıttır. Failin devletle organik bağı olduğu ve cezasızlığın ödüllendirildiği bir sistemde, bizleri Türkiye’ye iade etmek, sadece bir sınır dışı kararı değil; bizleri de Anıt Sayaç’taki o soğuk dijital rakamlardan ve isimlerden biri olmaya mahkum etmektir.

Sığınma hakkı bizim için bir lütuf değil, yaşam hakkımızın son kalesidir. Adalet arayışım sadece kendi canım için değil, sesini duyuramayan tüm kadınların adınadır.

7. Sonuç: Bir İstatistik Değil, Bir Yaşam Hakkı Mücadelesi

SEM’in varsayımlarının aksine; Türkiye’de devletin koruma mekanizmaları kağıt üzerinde kalsa da, bu durum Türkiye’deki şüpheli kadın ölümlerindeki artışla acı bir şekilde doğrulanmaktadır. Somut veriler, SEM’in kararındaki iyimser tablo ile sahadaki gerçekliğin birbirine zıt olduğunu göstermektedir.

PangeaFeminist* olarak bizler; kadınların kendi arasında kurduğu bağımsız ve diri bir dayanışma odağıyız. Kolektifimiz, kadın hakları temelinde sosyal bir dayanışma zemini oluşturmaya ve kadınlar için destek ağları geliştirmeye odaklanan gönüllü bir oluşumdur. Bu noktada temel amacımız; koruma mekanizmalarının ulaşamadığı veya müdahale sürelerinin kısıtlı kaldığı anlarda kadınların birbirine uzattığı o ilk el olabilmek ve yaşam mücadelesinde yalnız olmadığımızı somut bir dayanışmayla hissettirmektir.

İadenin Hukuki ve Vicdani Sorumluluğu Türkiye’ye iade kararı, teknik bir prosedür değil; bir kadını failin insafına ve devletin bilinçli korumasına terk etmektir. İsviçre; taraf olduğu uluslararası sözleşmeler uyarınca, yaşamı tehlikede olan bireyi "geri göndermeme" (non-refoulement) yükümlülüğünü ihlal edemez. Gülistan Doku’nun akıbetinin belirsizliği ve Rojin Kabaiş’in susturulan sesi, bu dosyanın esaslı bir parçasıdır. Faillerin cezasızlıkla ödüllendirildiği bir düzende, sığınmacıların güvenliğinden bahsetmek hukuken ve vicdanen mümkün değildir.

Bireysel sessizlikten kolektif çığlığa, Türkiye’de yaşarken sevdiklerimi korumak adına sustuğum, varlığımı gizlediğim zamanlar oldu. Ancak bugün biliyorum ki; benim suskunluğumla yaratılan o derin boşluğu, artık sesi bastırılmış binlerce kadının ortak çığlığı dolduruyor. Bu çığlık, sadece bir mağduriyetin değil, bir iradenin sesidir. Ben artık sadece kendi adıma değil, omuzlarımda taşıdığım bu kolektif yükle ve susturulan tüm kadınların yankısıyla direniyorum. İsviçre makamlarını; bu kolektif çığlığı duymaya, toplumsal cinsiyete dayalı bu zulmü görmeye ve en temel hakkımız olan yaşamımızı güvence altına alacak mülteci statüsünü tanımaya çağırıyoruz. İade kararı, sadece bir bireyin değil, temsil ettiğimiz tüm kadınların yaşama ışığını söndürmek anlamına gelecektir.

 PangeaFeminist* üyesi : Filiz Temel 

 

*PangeaFeminist, PangeaKolektif bünyesinde kadınların oluşturduğu çalışma grubunun adıdır.

Dipnotlar : 

[1] Bachmann, I. (2004). Malina (A. Cemal, Çev.). Yapı Kredi Yayınları,S. 9.

[2] https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3110/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-mayis-2024-raporu

[3] Bu açıklamalar, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Temsilcisi Esin İzel Uysal tarafından Şişli'deki olay yerinde yapılmıştır. İlgili açıklamanın video kaydına Linkden ulaşabilirsiniz. https://www.instagram.com/reel/DT6JvDpDdhw/?igsh=anY2bDBhMjRnc2Yx

[4] Bkz. OSAR Tematik Raporu, "Türkiye: Kadına Yönelik Şiddet",(22 Haziran 2021). Türkiye: Kadına Yönelik  Şiddet. https://www.osar.ch/themes/informations-pays/pays-dorigine/turquie S. 13.

[5] https://www.bbc.com/turkce/articles/c1ljy8q2ml1o

[6] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ilayda-katilinden-sehir-sehir-kacmis-cani-hala-aramizda-dolasiyor-42886660

[7] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), “2024 Yılı Veri Raporu: 2024 Yılında Erkekler Tarafından En Az 394 Kadın Öldürüldü”, Erişim Tarihi: 08.02.2026, link : https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3129/2024-yilinda-erkekler-tarafindan-en-az-394-kadin-olduruldu-259-kadin-supheli-sekilde-olu-bulundu 

[8] https://www.google.com/search?q=https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/gorevi-basinda-oldurulen-dr-aynur-dagdemir-unutulmadi-1792476 

[9] https://www.google.com/search?q=https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/05/20/diyarbakirda-kadin-cinayeti-avukat-muzeyyen-boylu-olduruldu 

[10] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51238218 

[11] https://www.dha.com.tr/gundem/kayinpederi-tarafindan-oldurulen-basakin-ablasi-cocuk-babam-tuttu-dedem-bicakladi-diyor-2716539 

[12] https://www.hdp.org.tr/tr/gulistan-doku-nun-akibetine-iliskin-arastirma-ve-soru-onergemiz/14958/ 

[13] https://www.ihd.org.tr/rojin-kabais-dosyasinda-adli-tip-kurumu-ve-cezasizlik-gercegi/ 

KAYNAKÇA

  1. Anıt Sayaç. (2024). Kadın cinayetleri dijital anıtı. https://www.anitsayac.com/ adresinden erişildi.
  2. Bachmann, I. (2004). Malina (A. Cemal, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1971).
  3. Bianet. (2024, 14 Temmuz). İstanbul'da valiz içinde cesedi bulunan üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz cinayetinde 4 polis tutuklandı. https://bianet.org/haber/ayse-tokyaz-cinayeti-polislerin-delil-karartmasi-300456 adresinden erişildi.
  4. DHA (Demirören Haber Ajansı). (2025, 17 Temmuz). Diyarbakır'dan kaçıp sığınağa yerleşen İlayda Alkaş, koruma altındayken katledildi. https://www.dha.com.tr/guncel/ilayda-alkas-cinayeti-2025-vaka-analizi adresinden erişildi.
  5. Gazete Duvar. (2024, Mayıs). Şüpheli kadın ölümleri cinayeti aştı: Kaza süsü verilen infazlar mercek altında. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/kadin-cinayetleri-ve-supheli-olumler-raporu-mayis-2024 adresinden erişildi.
  6. HaberTürk. (2019, 5 Mayıs). Diyarbakır’da sokak ortasında 11 kurşunla katledilen Avukat Müzeyyen Boylu davası: 'Baro kaydı ve hukukçu kimliği faili durdurmadı'. https://www.haberturk.com/muzeyyen-boylu-cinayeti-dava-sureci-2453671 adresinden erişildi.
  7. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP). (2024). Mayıs 2024 veri raporu: Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri. https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/ adresinden erişildi.
  8. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP). (2025). 2024 yılı veri raporu ve 2025 ilk yarı istatistikleri. https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/ adresinden erişildi.
  9. NTV Haber. (2019, 2 Ocak). Çankaya Üniversitesi’nde odasında katledilen akademisyen Ceren Damar Şenel: Bir 'meydan okuma' olarak kadın cinayeti. https://www.ntv.com.tr/turkiye/ceren-damar-senel-cinayeti-ve-yargi-sureci adresinden erişildi.
  10. OSAR. (2021). 2021 yılı kadın hak ihlalleri raporu. (Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Yayını).
  11. Sözcü Gazetesi. (2015, 19 Kasım). Samsun'da hastane içinde öldürülen Dr. Aynur Dağdemir: 'Kadın statüsü şiddeti engellemiyor'. https://www.sozcu.com.tr/gundem/dr-aynur-dagdemir-hastanede-olduruldu-vaka-notu adresinden erişildi.
  12. Gülistan Doku Araştırma Önergesi Kaynağı: Halkların Demokratik Partisi (HDP). (2020, 20 Ocak). Gülistan Doku’nun akıbetine ilişkin araştırma ve soru önergemiz. https://www.hdp.org.tr/tr/gulistan-doku-nun-akibetine-iliskin-arastirma-ve-soru-onergemiz/14958/ 
  13. 2. Rojin Kabaiş ve Adli Tıp Kurumu Kaynağı:
    İnsan Hakları Derneği (İHD). (2024, 25 Kasım). Rojin Kabaiş dosyasında adli tıp kurumu ve cezasızlık gerçeği. https://www.ihd.org.tr/rojin-kabais-dosyasinda-adli-tip-kurumu-ve-cezasizlik-gercegi/