Aklımda deli sorular: Mutlak Butlan’dan “10 Milyon İsviçre” referandumuna
Türkiye’de bir mahkeme salonundan çıkan “mutlak butlan” kararıyla başladı yine o tanıdık his. İnsan önce bir siyasi tartışma sanıyor bunu. Bir parti içi mesele gibi geliyor. Sonra biraz düşününce fark ediyorsun: Bu ülkede artık hiçbir şey sadece kendi konusu değil.
Bir kurultay iptal ediliyor.
Bir belediyeye kayyım atanıyor.
Bir gazeteci hakkında soruşturma açılıyor.
Bir öğrencinin pankartı suç sayılıyor.
Bir Kürt siyasetçinin cümlesi “tehdit” diye dosyalanıyor.
Ve bütün bunlar birbirinden bağımsız olaylar gibi anlatılıyor.
Oysa değil.
Türkiye’de uzun zamandır hukukun yerini belirsizlik aldı. İnsanlar artık yasalarla değil, her an değişebilecek bir atmosferle yaşıyor. “Bugün kime sıra gelecek?” hissiyle.
CHP’ye dair verilen bu “mutlak butlan” kararı da o yüzden yalnızca CHP’nin meselesi değil. Çünkü iktidarın istemediği hiçbir alanın güvende olmaması duygusu giderek büyüyor. Ana muhalefetin bile bir gecede tartışmalı hale getirilebildiği bir yerde, sıradan insanların geleceğe güven duyması mümkün mü?
Bir gazeteci olarak yıllardır aynı duvarlara çarpıyorum. Kürtlerin inkâr edilen hikâyelerini yazıyorsun. Mültecilerin kamplarda beklerken çürüyen hayatlarını dinliyorsun. Kadınların sokakta uğradığı şiddeti, cezasız bırakılan kadın cinayetlerini takip ediyorsun. İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı çıkılan ülkede, kadınların hâlâ yaşam hakkı için sokaklarda bağırmak zorunda bırakılışını görüyorsun.
Bir yanda LGBTİ+’ların her Onur Yürüyüşü’nde polis ablukasıyla karşılaşması. Yasaklar, hedef göstermeler, nefret dili… Buna rağmen dağılmayan kalabalıklar.
Bir yanda işçiler.
Direniş çadırları.
Aylarca maaşını alamayan insanlar.
Sendikalaştığı için kapının önüne konulan emekçiler.
Bir yanda çocuklar.
Daha çocuk yaşta sanayi atölyelerine sürülenler.
MESEM denilen düzen içinde “meslek öğreniyor” denilerek ucuz iş gücüne çevrilen çocuklar.
Ölenler.
Makineye sıkışanlar.
Adı birkaç gün konuşulup unutulanlar.
Her dosyada başka bir isim var ama his aynı:
Sürekli bir sıkışma.
Sürekli bir nefes darlığı.
İnsan bazen kendi zihninin bile kuşatma altında olduğunu hissediyor.
Çünkü bizi boğan şey yalnızca baskı değil; sürekli kriz halinde tutulmak.
Bir yandan Türkiye’yi düşünüyorsun. Hakkında açılmış davaları. Sosyal medya paylaşımlarını. Geri gönderilme ihtimalini. “Ya dönersem ne olacak?” sorusunu.
Sonra dönüp İsviçre’ye bakıyorsun.
Burada tanklar yok. Televizyonlarda bağıran bakanlar yok. Ama başka türden bir korku siyaseti var. Daha steril, daha düzenli, daha medeni görünen ama insanın içine aynı soğukluğu bırakan bir siyaset.
14 Haziran’da İsviçre’de oylanacak olan SVP’nin “10 milyonluk İsviçre” girişimi günlerdir dönüp dolaşıp karşıma çıkıyor. Dışarıdan bakınca nüfus tartışması gibi anlatılıyor. Ev kiraları, altyapı, trenler, kalabalık, trafik…
Ama insan biraz durup düşününce şunu hissediyor:
Bu yalnızca bir sayı tartışması değil.
Bu, “kim burada fazla?” sorusunun başka biçimde sorulması.
Çünkü öneri açık:
İsviçre nüfusu 2050’ye kadar 10 milyonu geçmesin.
9,5 milyona ulaşıldığında ise göç sınırlansın.
Aile birleşimi zorlaştırılsın.
Sığınma politikaları sertleştirilsin.
Gerekirse Avrupa Birliği ile serbest dolaşım anlaşmaları bile tartışılsın.
Ve bütün bunlar yapılırken kullanılan dil çok tanıdık geliyor insana.
Türkiye’de “beka” deniyor.
Burada “sürdürülebilirlik.”
Orada “tehdit” deniyor.
Burada “nüfus baskısı.”
Ama her iki yerde de aynı şey büyütülüyor:
Korku.
Çünkü korku siyaseti insanların birbirine bakışını değiştiriyor. Göçmeni komşu olmaktan çıkarıp meseleye dönüştürüyor. Mülteciyi insan olmaktan çıkarıp istatistiğe çeviriyor. Sonra herkes birbirinden şüphe etmeye başlıyor.
Ve insan en çok da burada yoruluyor galiba.
Bir haber yazarken bile zihnin parçalanıyor artık. Türkiye’den gelen bir mahkeme haberi bütün gününü dağıtıyor. İsviçre’de sağ partilerin afişleri başka bir kaygıyı büyütüyor. Kamplarda tanıştığın insanların yüzü geliyor aklına. Yıllarca cevap bekleyenler. Sınır dışı korkusuyla uyuyamayanlar. Sürekli geçici yaşamaya zorlananlar.
Sonra dönüp kendine bakıyorsun:
Biz ne zaman sadece yaşayabildik?
Türkiye’de iktidarın halk iradesini boğmasını düşünüyorsun. Ana muhalefetin bile güvende olmamasını. Kürtlerle sözde yürütülen ama bir türlü gerçek bir yüzleşmeye dönüşmeyen o tıkanmış “barış” dilini.
Burada ise başka bir şey izliyorsun:
Sağın, korkuyu gündelik hayatın içine yerleştirmesini.
Çünkü burada artık derinleşen şey yalnızca seçim kazanma arzusu değil.
İnsanların ruh halini değiştirmek.
Sürekli diken üstünde yaşayan toplumlar yaratmak.
Belki de insanın içine en çok oturan taraf bu:
İnsan artık hiçbir yerde tamamen geleceğe bakamıyor.
Bir tarafında Türkiye duruyor.
Diğer tarafında Avrupa’nın yükselen sağ dalgası.
Ve sen ikisinin arasında, bir haber metninin başında, bazen sadece nefes almaya çalışıyorsun.
Ama yine de bütün bu karanlığın içinde insanlar konuşmaya devam ediyor.
Kadınlar meydanları dolduruyor.
LGBTİ+’lar bütün yasaklara rağmen görünür olmaya devam ediyor.
Göçmenler görünmez olmayı reddediyor.
Gazeteciler yazıyor.
Kürtler hâlâ kendi sesini kuruyor.
İşçiler hâlâ hak talep ediyor.
Belki umut dediğimiz şey budur,
İnsanların birbirinden korkmasının istendiği bir zamanda, hâlâ birbirinin sesini duyabilmesi.
MEHMET MURAT YILDIRIM