Ana içeriğe atla
Görsel
mülteciler_günü

Dünyanın bütün mültecileri birleşin

Savaşlardan, diktatörlüklerden, erkek şiddetinden, yoksulluktan, homofobiden ve transfobiden kaçanlar… Kürtler, Filistinliler, Afganlar, Suriyeliler, Eritreliler, Sudanlılar, Ukraynalılar, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, gençler… Bugün sınırlar, duvarlar ve geri gönderme politikaları hepimizi farklı dillerde ama aynı acıyla karşılıyor. Çünkü bizi ayıran kimliklerimiz, birleştiren ise hayatta kalma mücadelemizdir. Dünyanın bütün mültecileri, yalnız olmadığınızı hatırlayın, sesinizi yükseltin, omuz omuza verin ve insan onurunu hedef alan bu göç rejimine karşı birlikte direnin.

 

20 Haziran…

Takvimler bugün Dünya Mülteciler Günü’nü gösteriyor.

Ama dünyanın takvimi başka işliyor.

Bir yerde insanlar botlara biniyor. Başka bir yerde çocuklar dikenli tellerin önünde bekliyor. Bir sınırda insanlar geri itiliyor. Bir havaalanında elleri kelepçelenerek sınır dışı ediliyor. Bir iltica kampında ise insanlar aylarca, bazen yıllarca tek bir cümlenin açıklanmasını bekliyor:

“Başvurunuz reddedildi.”

 

Avrupa artık mültecileri karşılamanın değil, mümkün olduğunca uzak tutmanın yollarını arıyor.

Bu yüzden geçtiğimiz günlerde kabul edilen Avrupa Birliği Göç ve İltica Paktı yalnızca teknik bir düzenleme değil, Avrupa’nın mültecilere bakışının yeni anayasasıdır.

Paktın dili  “engel kurma” üzerine kurulu. Daha fazla biyometrik kayıt, daha uzun sınır prosedürleri, daha fazla gözaltı, daha hızlı ret kararları ve daha hızlı geri gönderme…

İnsanların hikâyeleri artık neden kaçtıklarıyla değil, hangi ülkeye ilk ayak bastıklarıyla belirleniyor.

Bir parmak izi bazen bütün hayatınızın kaderine dönüşüyor.

Dublin sistemi zaten yıllardır bunu yapıyordu. Yeni pakt ise bu sistemi daha da sertleştiriyor.

 

Avrupa’nın dış sınırları artık sadece tel örgülerden oluşmuyor.

Frontex, termal kameralar, dronlar, veri tabanları…

İnsan hareketini durdurmaya çalışan devasa bir güvenlik ağı kuruluyor.

Oysa Akdeniz hâlâ insan yutuyor.

Sınırlar hâlâ insan öldürüyor.

 

İsviçre, Avrupa Birliği üyesi değil. Ama Dublin sisteminin parçası. Bu yüzden uyguladığı iltica politikaları da giderek daha sertleşiyor.

 

2025 yılında İsviçre’de 25 bin 781 yeni iltica başvurusu yapıldı. Bunların 2 bin 534’ü Türkiye vatandaşlarına aitti. Aynı yıl yaklaşık 8 bin dosyada başvurunun esası incelenmeden “kabul edilemez” kararı verildi; bunların 5 bin 320’si Dublin kapsamında başka ülkelere gönderilmek üzere sonuçlandırıldı. İlk derece koruma oranı da önceki yıla göre önemli ölçüde düştü.  

Bu rakamların içinde insanlar var.

 

Siyasetçiler…

Kürtler…

Muhalifler…

Erkek şiddetinden kaçan kadınlar…

LGBTİ+ bireyler…

Dosyalarda hepsi “başvuru sahibi” olarak geçiyor.

 

Oysa her birinin ardında yarım bırakılmış bir hayat var.

Son dönemde Türkiyeli mültecilere yönelik ret kararlarının ve geri gönderme baskısının artması yalnızca hukuki olarak ele alınmamalı, ifade özgürlüğü, yaşam hakkı ve uluslararası koruma ilkesinin nasıl yorumlandığıyla ilgili siyasi bir tercih olarak görülmeli.

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde yükselen sağ siyaset, seçim kazanmak için önce mültecileri hedef gösteriyor.

Oysa mülteciler krizin nedeni değil.

Krizlerin sonucudur.

 

20 Haziran’da en çok ihtiyacımız olan şey yeni tel örgüler değil.

Yeni geri kabul anlaşmaları değil.

Daha fazla sınır polisi de değil.

İhtiyacımız olan şey, birbirinin hikâyesini duyan insanlar.

 

Çünkü mülteciler yalnız kaldıkça haklarını kaybediyor.

Birlikte konuştuklarında ise yalnızca kendilerini değil, insan haklarının evrenselliğini de savunuyorlar.

Dünyanın bütün mültecileri birleşin. Çünkü sınırlar bizi ayırıyor olabilir, ama uğradığımız adaletsizlik aynı.

 

Mehmet Murat Yıldırım