Bir Geri Gönderme Operasyonu: Gürçay Ailesinin Tanıklığı
Yedi yaşındaki Eva, ailesinin anlatımına göre zorla geri gönderme girişiminin ardından kendisinin de çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlattı. Gürçay ailesinin tanıklıkları ve dosyadaki belgeler, İsviçre’de bir geri gönderme operasyonunun çocuklar ve insan hakları açısından nasıl sonuçlar doğurabileceğine ilişkin ciddi soruları gündeme taşıyor.
“Onlara sarılmak istedim. Sadece iyi olduklarını görmek istedim. Bir baba olarak bunu bile yapamadım.”
Kurtuluş Gürçay, 7 Temmuz 2026 sabahını böyle anlatıyor. Ailenin tanıklığına göre saat sabah beşe yaklaşırken yaklaşık yirmi polis evlerine girdi. Çocuklar korkuyla uyanırken anne ve baba onlara ulaşmaya çalıştı. Ancak operasyonun ilk dakikalarında birbirlerinden ayrıldılar. Birkaç saat sonra ise elleri kelepçelenmiş halde sınır dışı edilmek üzere havaalanına götürüldüler.
Gürçay ailesinin anlattıkları, yalnızca bir geri gönderme operasyonunu değil; bu operasyon sırasında insan onurunun, çocukların üstün yararının ve temel hakların korunup korunmadığına ilişkin ciddi soruları da gündeme taşıyor.
İsviçre, uzun yıllardır uluslararası alanda insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokratik kurumlarıyla örnek gösterilen ülkelerden biri olarak anılıyor. Ancak aynı ülke, her yıl binlerce iltica başvurusu reddedilen kişiyi zorla geri gönderiyor. Bu operasyonlar çoğu zaman sabaha karşı yapılan ev baskınlarıyla başlıyor; çocukların uykularından kaldırıldığı, ailelerin birbirinden ayrıldığı ve kamuoyunun görmediği kapalı alanlarda devam eden bir sürece dönüşüyor.
Resmî kayıtlarda bu süreç yalnızca “geri gönderme işlemi” olarak tanımlanıyor. Gürçay ailesinin anlattıkları ise bu idari tanımın arkasında yaşananların çok daha ağır olduğunu gösteriyor.
Kurtuluş ve Ebru Gürçay, 8 Ocak 2024’te İsviçre’ye iltica başvurusunda bulundu. Yaklaşık iki buçuk yıl boyunca Fribourg’da yaşadı. Çocukları bu süreçte okula başladı. Yedi yaşındaki Eva psikolojik destek alıyordu. Dokuz yaşındaki Akay ise dikkat eksikliği ve konuşma bozukluğu nedeniyle psikolojik destek görüyordu. Aile, Türkiye’de haklarında devam eden yargı süreçleri nedeniyle geri gönderilmeleri hâlinde ciddi hak ihlalleriyle karşı karşıya kalacaklarını düşündüklerini ifade ediyor.
7 Temmuz 2026 sabahı yapılan operasyonla bu yaşam bir anda kesintiye uğradı.
Ailenin anlatımına göre sabaha karşı yaklaşık yirmi polis memuru kapıyı çalmadan açarak eve girdi.
“Sabah saat beş civarıydı. Kapıyı biz açmadık. Polisler kapıyı çalmadan açarak eve girdi. Çocuklarımız çok korkmuştu. Biz ise sadece onların yanına gitmeye çalışıyorduk.”
Operasyonun ilk dakikalarında telefonlarına el konulduğunu, avukatlarını aramalarına izin verilmediğini ve çocuklarından ayrıldıklarını anlatıyorlar.
“En ağır olanı çocuklarımızdan koparılmaktı. Yanlarına gitmemize izin vermediler.”
Kurtuluş Gürçay, çocuklarının sesini duyduğunu ancak polislerin kendisini engellediğini söylüyor.
“Onlara sarılmak istedim. Sadece iyi olduklarını görmek istedim. Bir baba olarak bunu bile yapamadım.”
Ebru Gürçay ise polisler tarafından ayrı bir odaya götürüldüğünü ve burada çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlatıyor.
“Hayatım boyunca böyle bir aşağılanma yaşamadım. Kendimi tamamen savunmasız hissettim.”
Kurtuluş Gürçay da kendisinin de çıplak aranmak istendiğini, buna itiraz ettiğini ve bunu kabul etmediğini söylüyor.
Ancak ailenin anlatımına göre operasyonun en ağır sonuçlarından biri günler sonra ortaya çıktı.
Anne ve baba, yedi yaşındaki Eva’nın kendilerine, kendisinin de çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlattığını söylüyor.
“Kızımız bunu bize anlattığında ikinci kez yıkıldık.”
Ebru Gürçay, o an hissettiğini tek cümleyle anlatıyor:
“Bir anne olarak çocuğumu koruyamamış olmanın acısını yaşadım.”
Kurtuluş Gürçay ise yaşadıklarının hiçbir güvenlik gerekçesiyle açıklanamayacağını düşünüyor.
“Biz suçlu değildik. Silahımız yoktu. Direnmedik. Biz sadece iltica başvurusu reddedilmiş bir aileydik.”
Bir geri gönderme kararının varlığı, bu kararın her koşulda ve her yöntemle uygulanabileceği anlamına gelmez. Uluslararası insan hakları hukuku, geri gönderme işlemlerinin uygulanışını da en az kararın kendisi kadar denetime tabi tutar. Devletler, bu süreçte işkence ve kötü muamele yasağına uymak, insan onurunu korumak ve özellikle çocukların üstün yararını gözetmekle yükümlüdür. İnsan hakları hukukunun temel ilkelerinden biri, hiçbir idari kararın insan onurunu ortadan kaldıramayacağıdır. Devletlerin göç politikaları da ulusal hukuk kadar uluslararası insan hakları yükümlülükleriyle sınırlıdır.
Gürçay ailesinin anlattığı çıplak arama iddiaları, dosyanın en ağır bölümlerinden birini oluşturuyor. Çıplak arama, kişinin beden bütünlüğüne, mahremiyetine ve insan onuruna doğrudan müdahale eden bir uygulamadır. Uluslararası insan hakları standartlarına göre bu tür uygulamalar ancak çok istisnai koşullarda, zorunluluk ve ölçülülük ilkelerine uygun biçimde gerçekleştirilebilir. Çocuklar söz konusu olduğunda ise devletlerin koruma yükümlülüğü daha da ağırlaşır.
Gürçay ailesi, yaşadıklarının münferit olmadığını düşünüyor.
“Sonradan öğrendik ki bunu yaşayan başka aileler de varmış. O gün anladık ki mesele sadece bizim dosyamız değil.”
Bu değerlendirme yalnızca aileye ait değil. İsviçre Ulusal İşkenceyi Önleme Komisyonu da yıllardır yayımladığı raporlarda gece baskınlarını, çocukların ebeveynlerinden ayrılmasını, psikolojik olarak kırılgan kişilere yönelik uygulamaları ve zor kullanma yöntemlerini eleştiriyor; geri gönderme işlemlerinin insan hakları perspektifiyle yürütülmesi gerektiğini vurguluyor.
Ailenin anlatımına göre polisler ev baskını sırasında çocuklara ve aileye ait sağlık dosyalarını da aldı. Anne ve baba, daha sonra bu dosyaları istediklerinde polis tarafından “Bizde yok.” yanıtını aldıklarını söylüyor. Aile, çocukların psikolojik destek aldığına ilişkin belgeleri ve sağlık durumlarını operasyon sırasında polislere anlattıklarını, ancak bunların dikkate alınmadığını ifade ediyor.
“Dosyalarımızı ev baskını sırasında aldılar. Daha sonra istediğimizde ‘Bizde yok.’ dediler.”
Havaalanında ise aileye göre şiddet daha da arttı.
Kurtuluş Gürçay, elleri ve ayakları bağlanarak uçağa götürülmeye çalışıldığını anlatıyor.
Ebru Gürçay ise birkaç polis tarafından zorla uçağa götürüldüğünü, nefes almakta zorlandığını ve sürekli çocuklarını sorduğunu söylüyor.
“Nefes alamıyordum. Tek düşündüğüm çocuklarımdı.”
Ailenin anlatımına göre çocuklar anne ve babalarından önce uçağa çıkarıldı.
“O bakışı hayatımız boyunca unutamayacağız. Çocuklarımız korkuyordu ve biz onlara ulaşamıyorduk.”
Operasyonun ardından hazırlanan doktorraporunda Ebru Gürçay’ın vücudunda hematomlar, kas spazmları ve ağrı tespit edildi; psikolojik olarak yoğun kaygı ve uyku bozukluğu yaşadığı kayda geçirildi.
Gürçay ailesinin dosyası yalnızca bir ailenin yaşadığı travmayı anlatmıyor. Aynı zamanda İsviçre’nin geri gönderme uygulamalarında insan hakları, çocukların üstün yararı ve devletin yükümlülüklerine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da gündeme getiriyor.
İnsan haklarını uluslararası alanda savunduğunu söyleyen bir devlet, göçmenler söz konusu olduğunda aynı ilkeleri ne ölçüde uyguluyor?
Bir geri gönderme kararı uygulanırken insan onuru, çocukların üstün yararı ve beden dokunulmazlığı gerçekten korunabiliyor mu?
Röportaj: Gamze Özkök