Hareket ve Kalma Özgürlüğü Üzerine: Enough Etkinliğinden Notlar
Enough etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Dünya Ekonomik Sisteminin Zincirleri” programında, “Hareket özgürlüğü nedir ve bunun için ne gerekir?” başlıklı atölyeye katıldık.
Atölyenin ilk bölümünde Bewegungsfreiheit für alle! (Bfa!) adına Simone, hareket ve kalma özgürlüğünün neden politik mücadelelerinin merkezinde yer aldığını anlattı. Ardından Pangea Kolektif’e, hareket özgürlüğünün İsviçre’de yaşayan göçmenler ve mülteciler açısından ne anlama geldiği ve göçmen öz örgütlenmesinin göçün içerdiği kendi kaderini belirleme iradesiyle nasıl ilişkili olduğu üzerine iki soru yöneltildi.
Bu yazıda, atölyedeki konuşmaları ve bize yöneltilen sorulara verdiğimiz cevapları, konuşma sırasını koruyarak bir araya getirdik.
Hareket ve kalma özgürlüğünü neden merkeze almak?
Simone konuşmasına Bewegungsfreiheit für alle!’ın nasıl ortaya çıktığını anlatarak başladı. Bfa!, kamp ziyaretleri, dayanışma çalışmaları, Break Down Climate Walls ve özellikle NoFrontex referandumu sürecinde bir araya gelen insanların oluşturduğu bir yapı. Bu nedenle sınır politikalarına yönelik eleştirel yaklaşım, örgütlenmenin başlangıcından itibaren politik hattının önemli bir parçası olmuş.
Simone’a göre hareket ve kalma özgürlüğü için mücadele etmek, yalnızca göç politikasının belirli uygulamalarına karşı çıkmak anlamına gelmiyor. Sınırlar aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin ve devlet şiddetinin en açık biçimde görünür hale geldiği alanlardan biri.
Avrupa sınırlarında hak gaspları, şiddet, geri itmeler ve ölümler gündelik hale gelmiş durumda. Simone konuşmasında, son otuz yılda Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken kayda geçen ölümlerin 60 bini aştığını; yalnızca 2025 yılında Akdeniz’i geçmeye çalışırken 1.900’den fazla insanın hayatını kaybettiğini hatırlattı.
Ancak sınır rejiminin etkileri devletlerin sınır çizgilerinde sona ermiyor. Devletlerin içinde de farklı hukuki statüler üzerinden haklar hiyerarşik biçimde dağıtılıyor; insanlar statülerine göre daha güvencesiz hale getirilebiliyor ve sömürüye daha açık koşullara itilebiliyor.
Simone bu noktada Nandita Sharma’nın çalışmalarına değindi. Sharma, günümüzde sağ politik projelerin önemli bir bölümünün “göçmen” kategorisini merkezine aldığını söylüyor. İsviçre’de SVP’den Almanya’da AfD’ye, Fransa’da Rassemblement National’den ABD’de ICE politikalarına ve Hindistan’daki Hindu milliyetçisi siyasete kadar farklı örneklerde göçmen figürü, toplumdaki korku ve ayrımları örgütlemek için kullanılıyor.
İsviçre’de de belirli göçmen gruplarını doğrudan suç ve güvensizlikle ilişkilendiren söylemlerin daha sert sınır dışı politikalarını meşrulaştırmak için kullanıldığını görüyoruz. Simone’a göre bu söylemlerin politik işlevlerinden biri, sürekli olarak bir “biz” ve “onlar” ayrımı üretmek. Kim buraya ait, kim değil, kim hangi haklara sahip olabilir ve kim sınır dışı edilebilir gibi sorular üzerinden toplum içerisinde farklı hak kategorileri ve hiyerarşiler kuruluyor.
Simone konuşmasında bunun aynı zamanda sınıfsal bir boyutu olduğunu vurguladı. Göçmen ve vatandaş arasındaki ayrım, birbirleriyle ortak çıkarları olabilecek insanların bölünmesine ve farklı güvencesizlik düzeylerinde sömürülebilir hale gelmesine hizmet ediyor. Aynı zamanda egemenlerin oluşturduğu “biz” kategorisinin sürekli yeniden üretilmesini mümkün kılıyor.
Bu politikaların toplumsal cinsiyet ilişkilerinden bağımsız olmadığını da ekledi. Özellikle “kriminal göçmen erkek” figürü üzerinden kurulan söylemler, belirli erkeklik ve kadınlık anlayışlarını, heteronormatif ve ikili toplumsal cinsiyet düzenini yeniden üretmenin araçlarından biri haline gelebiliyor.
Bfa! açısından hareket ve kalma özgürlüğü talebinin önemi de burada ortaya çıkıyor. İnsanların nerede yaşayabileceğine, nerede kalabileceğine ve hangi haklara sahip olacağına ulus-devletlerin karar verdiği mevcut düzeni sorgulamak, aynı zamanda ulusal sınırların oluşturduğu politik ayrımları da tartışmaya açıyor.
Simone’un ifadesiyle ulus-devletler, bir taraftan bazı insanları haklardan mahrum bırakırken diğer taraftan vatandaşlara başkalarından biraz daha fazla hak sahibi olmanın ayrıcalığını sunuyor. Kimin ne kadar hakka sahip olacağına ise yine devlet karar veriyor.
Bu nedenle Bfa! için hareket özgürlüğü yalnızca sınırları geçebilme hakkı değil. Kalma özgürlüğü de aynı derecede önemli. İnsanların istedikleri yerde yaşayabilmesi, ilişkiler kurabilmesi ve hayatlarını sürdürebilmesi sorusu, aynı zamanda nasıl bir arada yaşamak istediğimiz sorusunu da gündeme getiriyor. Hareket ve kalma özgürlüğü mücadelesi bu anlamda yalnızca sınır politikalarını değil, topluluğu ve birlikte yaşamı nasıl düşündüğümüzü de tartışmaya açıyor.
Pangea Kolektif için hareket özgürlüğü ne anlama geliyor?
Simone’un konuşmasının ardından Pangea Kolektif’e iki soru yöneltildi. İlk soru, hareket özgürlüğünün yalnızca sınır geçmekle sınırlı olmayan, İsviçre’deki gündelik yaşama uzanan boyutları üzerineydi.
Soru 1
İsviçre’de sürgün ve göç deneyimi yaşamış insanların oluşturduğu özerk bir örgütlenme olarak, iltica başvurusunda bulunanların ve göçmenlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları zorluklara karşı mücadele ediyorsunuz. Hareket özgürlüğü, yalnızca ülkelerinden kaçmak zorunda kalan insanlar açısından değil, halihazırda İsviçre’de yaşayan insanlar açısından ne anlama geliyor? Örneğin Sans-Papiers olarak yaşayanlar ya da oturum statüsü güvencesiz ve belirsiz olan insanlar için hareket özgürlüğünü nasıl düşünmek gerekir?
Hareket özgürlüğünü çok kavramsal ya da soyut bir yerden değil, yaşanmış deneyimler üzerinden konuşmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Pangea Kolektif bir göçmen öz örgütlenmesi. Kolektif içerisinde çalışma yürüten insanlar olarak hem kendi göç ve iltica deneyimlerimiz var hem de çalışmalarımız sırasında başka insanların deneyimlerine doğrudan şahit oluyoruz.
Hareket özgürlüğü dediğimizde, özellikle politik tartışmalarda, ilk akla gelen şey çoğu zaman ülke sınırları ve bir ülkeden diğerine geçebilme hakkı oluyor. Fakat göçmenler, mülteciler ve iltica başvurucuları açısından hareket özgürlüğü yalnızca sınır geçmekle ilgili değil. Gündelik hayatın çok daha küçük görünen alanlarında sürekli karşımıza çıkıyor.
Bir iltica başvurucusunun sürecini en başından düşünelim.
İlk olarak kendi ülkenizden çıkmanız gerekiyor. Bunun sebebi savaş, siyasi baskı, ekonomik kriz veya iklim krizi olabilir. Sebebi ne olursa olsun, insanların kurdukları bir hayat, sosyal çevreleri, bildikleri bir dil ve kültür varken bütün bunları geride bırakmaya durduk yere karar vermediklerini biliyoruz.
Fakat ülkenizi terk etmeye karar verdiğiniz anda ilk sınırla zaten karşılaşabilirsiniz. Örneğin Türkiye’de özellikle politik ilticacılar açısından yurtdışı çıkış yasağının sık kullanılan bir adli kontrol mekanizması olduğunu biliyoruz. Yani daha kendi ülkenizi terk etmeden hareket özgürlüğünüz hukuken ve fiilen engellenebiliyor.
Bir şekilde çıktığınızı düşünelim. Ulaşmak istediğiniz güvenli ülkeye varabilmek için başka sınırları geçmeniz gerekiyor ve bunu yasal yollarla yapmak birçok insan açısından mümkün değil. İnsanlar çoğu zaman hedef ülkeye kadar kaçak yollarla ilerlemek zorunda kalıyor ve yol boyunca şiddet, geri itmeler, polis kontrolleri ve farklı yaşamsal tehlikelerle karşılaşıyor.
Bir şekilde İsviçre’ye ulaşıp iltica başvurusu yaptığınızda ise hikâye başka bir yere evriliyor. Bu noktadan sonra hareket özgürlüğü ülke sınırlarından bina sınırlarına indirgenebiliyor.
İlk olarak federal bir iltica merkezine yerleştiriliyorsunuz. İlk günlerde merkezi terk edemiyorsunuz. Daha sonra çıkmanıza izin verildiğinde ise istediğiniz saatte çıkıp istediğiniz saatte dönemiyorsunuz. Giriş-çıkış saatleri, kontroller ve aramalar var.
Çeşitli travmatik deneyimlerden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalan ve yol boyunca defalarca yaşamsal tehlikeyle karşılaşan insanların sonunda kendilerini güvenli hissedebilecekleri yerlerden değil; kontrolün gündelik hayatın merkezinde olduğu mekanlardan söz ediyoruz.
Daha sonra ilk mülakatlar yapılıyor ve belirli bir kantona atanıyorsunuz. Hareket alanınız biraz genişliyor ama nerede yaşayacağınızı yine siz seçmiyorsunuz.
Ana diliniz Fransızca olabilir ya da çok iyi Fransızca konuşuyor olabilirsiniz. Buna rağmen Fransızca konuşulan bir kantonda yaşama hakkınız olmayabilir. Almanca veya İtalyanca konuşulan bir bölgeye atanabilirsiniz. Yani hayatınızı yeniden kuracağınız yerin seçiminde bile özgür değilsiniz.
Kantona geçtikten sonra yeniden bir kamp sistemine yerleştirilebiliyorsunuz. Burada da giriş-çıkış saatleri, başka bir yerde gecelemek için izin alma ve gideceğiniz adresi bildirme gibi uygulamalar devam edebiliyor.
Daha açık bir ortak yaşam alanına geçtiğinizde gündelik hareket alanınız biraz genişliyor. Fakat bu defa başka sınırlar ortaya çıkıyor. Hâlâ atanmış olduğunuz bir kanton var ve bu kantonu istediğiniz gibi değiştiremiyorsunuz. Kanton değişikliği son derece sınırlı gerekçelere bağlanabiliyor.
Belirli aralıklarla imza vermek zorundasınız. Üstelik iltica sürecinin ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz. Bir buçuk veya iki yıldan söz edilse de çok daha uzun süren süreçlerle karşılaşılabiliyor.
Böyle bir durumda çok basit bir karar bile alamayabiliyorsunuz. “Burada çok sıkıldım, kişisel alanım yok. Başka bir şehirde bir arkadaşım var. Bir ay onun yanında kalmak istiyorum” diyorsunuz. Başka bir ülkeye gitmiyorsunuz, yeni bir iltica başvurusu yapmıyorsunuz ve hukuki yükümlülüklerinizi yerine getirmeye devam ediyorsunuz. Buna rağmen bunu özgürce yapamayabiliyorsunuz.
Bir yandan da teorik olarak bir yere gidebilme hakkınızın olması, gerçekten gidebileceğiniz anlamına gelmiyor. İltica sürecinin ilk dönemlerinde elinize geçen para son derece düşük. Bir tren biletini karşılayamıyorsanız, kağıt üzerinde var olan hareket özgürlüğü gündelik hayatta ne kadar gerçek?
Ülke dışına çıkmak ise sürecin büyük bölümünde zaten mümkün değil. Özel durumlarda geçici seyahat mümkün olduğunda bile ayrıca başvuru yapmak ve kişinin iltica sürecinde olduğunu açıkça gösteren bir seyahat belgesi almak gerekiyor.
Eğer süreç olumsuz sonuçlanır ve Sans-Papiers olarak yaşamaya başlarsanız hareket özgürlüğü daha da ağır biçimde sınırlandırılıyor. Artık mesele hangi ülkeye gidebildiğiniz ya da hangi kantonda yaşayabildiğiniz değil. Yaşadığınız binanın yanındaki parka giderken bile polis kontrolüne denk gelip gelmeyeceğinizi düşünmek zorunda kalabiliyorsunuz. “Beni durduracaklar mı, gözaltına alınacak mıyım, zorla geri gönderilecek miyim?” gibi sorular gündelik hareketinizin bir parçası haline geliyor.
Olumlu karar aldığınızı ve tanınmış mülteci olduğunuzu düşünelim. Bu durumda hareket alanınız elbette başlangıca göre ciddi biçimde genişliyor. Örneğin Schengen bölgesi içerisinde seyahat edebiliyorsunuz.
Fakat size verilen seyahat belgesi statünüzü açık biçimde taşıyor. Belgenizi gördükten sonra sınır görevlilerinin size yaklaşımının değiştiği deneyimler yaşayabiliyorsunuz.
Dolayısıyla bütün sürece baktığımızda hareket özgürlüğünün göçmenler açısından yalnızca “Bir ülkeden başka bir ülkeye geçebiliyor muyum?” sorusuyla açıklanamayacağını görüyoruz. Bazen hareket özgürlüğünün sınırı bir ülke sınırıdır, bazen bir kanton, bazen başka bir şehirde birkaç gece kalabilmektir. Bazen bir tren bileti alabilecek paranızın olması, bazen de yalnızca yaşadığınız binanın kapısından dışarı çıkabilmektir.
Bu yüzden göçmenler ve mülteciler açısından hareket özgürlüğünü tartışırken doğrudan ülke sınırlarından başlamak, meselenin önemli bir bölümünü görünmez hale getiriyor. Çünkü birçok insan açısından hareket özgürlüğü daha ülke sınırına ulaşmadan, çok daha küçük ve gündelik sınırlar içerisinde zaten kısıtlanmış durumda.
Göç, özneleşme ve örgütlenme
İkinci soru ise göçün yalnızca zor koşullardan kaçış değil, aynı zamanda insanın kendi hayatı üzerinde yeniden söz sahibi olmaya çalıştığı bir pratik olarak ele alınması ve Pangea’nın çalışmalarının bu perspektifle ilişkisi üzerineydi.
Soru 2
Eleştirel göç çalışmalarında göçün yalnızca insanların zor koşullardan kaçışı olarak değil, aynı zamanda mevcut koşullara karşı bir itiraz, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma ve kendi geleceğini belirleme pratiği olarak da anlaşılması gerektiği vurgulanıyor. İnsanlar devletlerin geçilmez hale getirmeye çalıştığı sınırları her gün aşarak başka bir yerde kendilerine yeni bir yaşam kuruyorlar. Pangea Kolektif’in çalışmaları, göçü bir direniş, kendi kaderini belirleme ve yeni bir yaşam kurma pratiği olarak gören bu perspektifle ne ölçüde örtüşüyor?
Bu soruya Pangea’nın içinden, kendi yaşadıklarımız ve birlikte çalıştığımız insanların deneyimleri üzerinden cevap vermek gerekiyor. Çünkü göçü yalnızca bir sınırı geçmek olarak düşünürsek göçmenin yaşadığı şeyi çok eksik anlamış oluruz.
Bir insan ülkesinden ayrıldığında sadece bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya gitmiyor. Çoğu zaman ailesini, arkadaşlarını, mesleğini, dilini, sosyal çevresini, toplum içerisindeki yerini ve kendisini tanımladığı ilişkileri geride bırakıyor.
İnsan kendi ülkesinde kim olduğunu biliyor. Neyi iyi yaptığını, kimlerle yan yana durduğunu, nasıl konuşacağını, nasıl mücadele edeceğini biliyor. Sonra bir anda bütün bunların dışına çıkıyor.
Burada önemli bir çelişki ortaya çıkıyor. Bir insan ülkesinden çıkmak için inanılmaz bir irade gösterebiliyor. Sınırları geçiyor, tehlikeleri göze alıyor, çocuklarıyla günlerce yürüyor, açlıkla, susuzlukla, polis şiddetiyle ve geri itmelerle karşılaşabiliyor. Bazen bütün bunları göze almasının nedeni son derece basit: “Ben yaşamak istiyorum. Çocuğumla birlikte bir hayat kurmak istiyorum.”
Bu açıdan baktığımızda göçün içerisinde çok güçlü bir kendi hayatını belirleme isteği var. Ama sınırı geçtikten sonra başka bir şey başlıyor.
İnsan kendi hayatı hakkında karar veren kişi olmaktan çıkıp, hakkında karar verilen kişiye dönüşebiliyor. İltica sistemine girdiğiniz anda aylarca, bazen yıllarca bir karar bekliyorsunuz. Nerede yaşayacağınız, çalışıp çalışamayacağınız, eğitime devam edip edemeyeceğiniz, ailenizi ne zaman görebileceğiniz ve burada kalıp kalamayacağınız başka insanların vereceği kararlara bağlanıyor.
İltica sürecine girerken insanların kullandığı bir ifade bunu çok iyi anlatıyor: “Teslim oldum.” “Basel’de teslim oldum”, “Zürih’te teslim oldum” deniyor. Bir insan koruma istemeye geliyor ama kendisini “teslim olmuş” gibi hissediyor. Çünkü başlangıçta kendi hayatını değiştirmek için büyük bir adım atan insan, daha sonra bekleyen, hakkında karar verilecek birine dönüşüyor.
Bizim için örgütlenmenin önemi tam da burada başlıyor. Çünkü insan yalnızca sınırı geçerek otomatik olarak politik bir özne olmuyor. Hatta bazen tam tersi gerçekleşiyor.
Buraya geldiğinde sahip olduğu deneyimlerin, yeteneklerin, bilgisinin ve kendine güveninin yavaş yavaş elinden alındığını hissedebiliyor. Kendi ülkesinde sosyal ve konuşkan olan bir insan, burada dili bilmediği için susmaya başlayabiliyor.
Mesleği var; diploması tanınmıyor. Çalışmak istiyor; statüsü engel oluyor. Eğitim almak istiyor; önce dili öğrenmesi gerekiyor. Dili öğrenmeye çalışıyor; ekonomik sorunları nedeniyle çalışması gerekiyor. Bir süre sonra insan kendisine “Ben burada ne yapabiliyorum?” diye sormaya başlayabiliyor.
Bu yalnızca dil meselesi değil. İnsan yavaş yavaş kendi hayatındaki yerini kaybedebiliyor.
Aileden kopuş da bunun en ağır parçalarından biri. Bazen bunu yalnızca “aile birleşimi gecikti” diye anlatıyoruz. Ama bu ifade yaşanan şeyin ağırlığını anlatmaya yetmiyor.
Bir babanın çocuğunun doğumundan sonra beş yıl boyunca onu göremediği örnekler var. Çocuk büyüyor ve baba geldiğinde onun için neredeyse bir yabancı olabiliyor. Burada insanların hayatlarından, ilişkilerinden ve çocuklarının büyümesinden geçen yıllardan bahsediyoruz.
Bütün bunların sonucunda insanın kendisini yeniden kurması son derece zor hale gelebiliyor. İnsanlar geçmişten çok fazla bahsetmeye başlayabiliyor; hatta bir anlamda geçmişte yaşayabiliyorlar. Çünkü insan kendisini hâlâ orada bulabiliyor. Orada kim olduğunu biliyor. Buradaki bugün ise henüz ona ait değil.
İnsan bu durumda yalnız bırakılırsa yalnızlık, güvensizlik ve çaresizlik büyüyebiliyor. Burada başka bir tehlike de ortaya çıkıyor.
İnsan kendi varoluşunu burada yeniden kuramadığında, kendi geçmişini ve deneyimini bugünkü hayatıyla birleştiremediğinde oluşan boşluk kendiliğinden ortadan kalkmıyor. İnsan bir süre sonra yalnızca “Burada nasıl yaşayabilirim?” diye değil, “Burada nasıl kabul edilebilirim?” diye düşünmeye başlayabiliyor.
Kabul edilmenin yolu da bazen kendisini mümkün olduğunca egemen topluma benzetmekten geçiyor. Daha fazla uyum sağlamak, aksanını saklamak, kendi geçmişinden uzaklaşmak ve kendi deneyimini değersiz görmeye başlamak bunun parçaları olabiliyor.
Bunun politik sonuçları da var. Kendi yaşadığı ayrımcılığı unutup kendisinden sonra gelen göçmene karşı aynı ayrımcılığı savunan insanlarla karşılaşabiliyoruz.
İsviçre’de “10 milyonluk İsviçre” tartışmaları gündeme geldiğinde, kendisi de yıllar önce göç etmiş insanların “Artık daha fazla göçmen gelmesin” dediğini görebiliyoruz. Zorla geri gönderilen insanlar için “İyi oldu” diyen göçmenlerle de karşılaşabiliyoruz.
Bunu görmezden gelemeyiz. Göçmenlerin tamamının doğal olarak ilerici, dayanışmacı veya sol değerlere sahip olduğu düşüncesi gerçekçi değil. Göç deneyimi tek başına politik bilinç yaratmıyor.
İnsan ağır şeyler yaşamış olabilir. Kendisi de ayrımcılığın hedefi olmuş olabilir. Ama burada kendisini yeniden kurabileceği, deneyimini anlamlandırabileceği, başka insanlarla ilişki kurabileceği ve birlikte hareket edebileceği bir alan bulamazsa farklı politik yönlere gidebiliyor.
Bizim için göçmen örgütlenmesinin önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Mesele yalnızca göçmenlerin haklarını savunmak değil. Aynı zamanda göçmenin kendi deneyimini anlamlandırabileceği, geçmişini ve birikimini değersizleştirmeden yeni bir hayat kurabileceği ve “Ben de bu toplumun bir parçasıyım ama bunun için başkasına dönüşmek zorunda değilim” diyebileceği alanlar yaratmak.
Kendi yaşadığı haksızlığa karşı çıkarken aynı haksızlığın başkasına yapılmasına da karşı çıkabilmek ve kendisi için istediği özgürlüğü başkası için de savunabilmek, bizim için politik özneleşmenin önemli bir tarafı.
Bu da kendiliğinden gerçekleşmiyor. İnsanların birbirine dokunması, deneyimlerini paylaşması, birlikte düşünmesi ve birlikte hareket etmesi gerekiyor. Örgütlenme bu yüzden bizim için yalnızca bir mücadele aracı değil; insanın kendisini yeniden kurabileceği bir alan.
Pangea Kolektif’te insanlara “Problemlerinizi biz çözeceğiz” demiyoruz. Yapmaya çalıştığımız şey insanların yeniden “Ben bir şey yapabilirim” diyebilecekleri ilişkiler kurmak.
Kamplara gidiyoruz, insanlarla konuşuyoruz, bir araya geliyoruz. Bazen ortada hemen çözülebilecek bir sorun olmuyor. Ama insanlar kendi deneyimlerini anlatıyor ve başka birinin de aynı şeyi yaşadığını görüyor. “Sen de bunu mu yaşadın?” sorusunun ardından “Peki bunu birlikte nasıl değiştirebiliriz?” sorusu ortaya çıkıyor.
Bizim için örgütlenmenin başladığı yer de burası: “Ben hiçbir şey yapamam”dan “Biz birlikte bir şey yapabiliriz”e geçiş.
Pangea’da bunu yalnızca politik toplantılarla yapmıyoruz. İnsanların kendi emeklerini, yeteneklerini ve birikimlerini ortaya koyabilecekleri alanlar yaratmaya çalışıyoruz.
Ülkesinde film çekmiş bir insan buraya geldiğinde kendisini hiçbir şey yapamayacak durumda hissedebilir. Birlikte film yapmaya başladığımızda ise sahip olduğu birikimin hâlâ orada olduğunu yeniden görebilir.
Dil kursları yalnızca dil öğrenmek için değildir. İnsanlar birbirlerine nasıl öğrendiklerini anlatıyor, yöntemlerini paylaşıyor ve birbirlerini motive ediyorlar.
Bazen birlikte piknik yapıyoruz, birkaç günlüğüne bir dağ evinde kalıyoruz, yemek yapıyoruz ve eğleniyoruz. Bunlar ilk bakışta politik faaliyet gibi görünmeyebilir. Fakat bizim açımızdan politik bir tarafları var. Çünkü insan yalnızca mücadele eden bir varlık değil. Gülmek, eğlenmek, arkadaşlık kurmak, sevdiği bir şeyi yapmak ve kendisini rahatça ifade etmek de yeniden hayata dahil olmanın parçaları.
Bilgiye erişim de bunun bir parçası. Bilmediğiniz bir ülkede hangi haklara sahip olduğunuzu, hangi kuruma gitmeniz gerektiğini veya hangi başvuruyu nasıl yapacağınızı bilmemek büyük bir güvensizlik yaratıyor. Bir insan ne yapabileceğini bildiğinde ise “Başıma ne geleceğini bilmiyorum” duygusundan “Bu durumda şu adımı atabilirim” duygusuna geçebiliyor. Bu da yeniden özneleşmenin bir parçası.
Fakat bizim için örgütlenmenin başka bir boyutu daha var. Sadece göçmenlerin kendi aralarında bir araya gelmesini istemiyoruz. Kendi deneyimlerimizden yola çıkarak diğer göçmenlerle, işçilerle, antirassist, antifaşist ve antikapitalist mücadelelerle, yerel örgütlenmelerle ve farklı ezilen kesimlerle yan yana gelmek istiyoruz. Çünkü kendi hayatımızı değiştirmekle toplumun geri kalanındaki mücadeleleri birbirinden ayırmıyoruz.
Ancak burada ilişkinin nasıl kurulduğu önemli. Kendisini solda, sosyalist veya antirassist olarak tanımlayan insanlar bile göçmenlerle ilişki kurarken farkında olmadan bir hiyerarşi yaratabiliyor.
Bunu kendi deneyimlerimizde de yaşadık. Bir hobi bahçesi projesinde göçmenlere “Gelin, birlikte çalışalım” denilmişti. Fakat pratikte ilişki yerel insanların anlatacağı, göçmenlerin ise yapacağı şekilde kuruluyordu.
Bu ilişkiyi sorguladığımızda ve göçmenlerin de çalışmanın öznesi olması gerektiğini söylediğimizde, aldığımız cevaplardan biri göçmenlerin çim biçme makinesini kullanamayacağı ve bozacağı yönündeydi.
Bu cümle aslında yalnızca çim biçme makinesiyle ilgili değildi. Burada “bilen” ve “bilmeyen”, “yapabilen” ve “yapamayan” arasında bir ayrım kuruluyordu. Göçmenin sahip olduğu bilgi, mesleki deneyim, politik birikim, el becerisi ve yaşam deneyimi görünmez hale geliyordu. Sanki insan göç ettiğinde bütün geçmişini de kaybetmiş gibi.
Oysa biz kendi örgütlenmemizde yalnızca sorunlarımızı konuşmuyoruz. Aynı zamanda “Biz ne biliyoruz, neleri yapabiliriz, hangi deneyimlere sahibiz ve hangi becerilerimizi bu mücadeleye katabiliriz?” diye soruyoruz.
İnsanlar bunları ortaya koyduklarında yalnızca kendileri değişmiyor. Birlikte mücadele ettiğimiz insanların göçmenlere bakışı da değişebiliyor.
Bizim için gerçek dayanışma burada başlıyor. Bir tarafın yardım ettiği, diğer tarafın yardım aldığı bir ilişki yerine birlikte bir şey yaratmak, birlikte öğrenmek, birlikte mücadele etmek ve birbirimizin gücünü ortaya çıkarmak.
Bu yüzden göçmen örgütlenmesini kendi topluluğumuzun içine kapanmak olarak görmüyoruz. Tam tersine, insanların kendilerini yeniden buldukları, güven kazandıkları ve kendi güçlerinin farkına vardıkları bir başlangıç noktası olarak görüyoruz. Oradan topluma doğru açılmak istiyoruz.
Çünkü göçmenler yalnızca yardım edilmesi gereken insanlar değil. Yalnızca mağdur insanlar da değil. Elbette çok ağır mağduriyetler yaşıyoruz. Fakat insanı yalnızca mağduriyetiyle tanımladığınızda onun değiştirme gücünü görünmez hale getiriyorsunuz.
Pangea Kolektif’te yaratmaya çalıştığımız dönüşüm de tam olarak bu. Bir insanın “Ben yalnızım, hiçbir şey yapamam, burada kimse beni anlamıyor” noktasından, “Benim deneyimim var, benim bilgim var, benim yapabileceğim şeyler var ve benim gibi insanlar var” noktasına; oradan da “Biz birlikte bir şeyleri değiştirebiliriz” diyebileceği bir yere ulaşması.
Göç etmek, insanın hayatını değiştirmek için attığı güçlü bir adım olabilir. Ancak sınırı geçtikten sonra insanın yeniden kendi hayatının öznesi olabilmesi kendiliğinden gerçekleşmiyor. Bunun için ilişkiye, dayanışmaya, bilgiye, güvene ve örgütlenmeye ihtiyaç var.
Atölyenin ardından
Atölye bittikten sonra tartışmalar birebir sohbetlerle devam etti. Hareket özgürlüğünü hem sınır politikaları hem de göçmenlerin ve mültecilerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları kısıtlamalar üzerinden konuşmak, farklı deneyimlerin yan yana gelmesine imkan verdi.
Pangea Kolektif olarak hareket özgürlüğünü yalnızca bir sınırı geçebilmek olarak görmüyoruz. Bizim için bu, insanların güvenli bir şekilde hareket edebilmesi, kalabilmesi, ailesiyle bir hayat kurabilmesi ve kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olabilmesiyle ilgili.
Bu nedenle göçmenlerin kendi deneyimleri ve sözleriyle örgütlenmesini de bu mücadelenin önemli bir parçası olarak görüyoruz. Aynı zamanda bu örgütlenmenin kendi içine kapanmaması; farklı mücadelelerle yan yana gelmesi ve ilişkilerin yardım eden-yardım alan hiyerarşisi yerine eşit bir zeminde kurulması gerektiğini düşünüyoruz.
Bu buluşmayı düzenleyenlere, konuşmalarıyla ve sorularıyla tartışmaya katkı sunanlara ve atölyenin ardından sohbeti sürdüren herkese teşekkür ederiz.
PangeaKolektif