Bu metni; profesyonel hayatı ve akademik birikimi, sadece hayatta kalabilmek adına ülkesinden kaçmak zorunda bırakılarak kesintiye uğratılmış bir kadın tarihçi ve eğitimci olarak kaleme alıyorum. Amacım sadece kendi hikâyemi anlatmak değil; benimle benzer hikâyeleri paylaşan pek çok kadının sessiz çığlığını duyurmak ve bu kolektif gerçeğe tanıklık etmektir. Ben Filiz; ve bu metin bireysel bir sığınma talebinin çok ötesinde, Türkiye’de sistematik bir boyuta ulaşan kadın kırımı (femicide) gerçeğini, kendi iltica sürecim üzerinden somut bir tanıklıkla ortaya koymaktadır.
Yazan: Bayram Kaya*
Günümüzde Göç olgusu yalnızca ulus ötesi göç veren, göç alan ve transit ülkeleri değil, aynı zamanda insan düşüncesini, sosyal bilimleri ve felsefi düşünceyi de derinden etkileyip dönüştürmektedir. İnsan hareketliliğinin artışı, büyük demografik dönüşümler ve çok çeşitli toplumsal, politik ve ekonomik sonuçlar, benzeri görülmemiş bir ilgiyi göç olgusuna yöneltmiştir.
İki yıla varan bir süredir İsviçre' de kamplarda yaşamaktayım. Bu süre içerisinde kendi isteğim dışında ( biri sürgün edildiğim deport kampı olmak üzere) toplam altı kampta kaldım.
Şunu net olarak gözlemlemiş oldum ki; kantonlar arası bir takım uygulama farklılıkları olmakla birlikte, tümünde sistem kesinlikle aynı temel mantıkla işliyor: Gerek ilk kamplarda ve gerekse de entegre kamplarında mülteciler ucuz iş gücü olarak görülmekte ve kullanılmaktadır.
Tüm kamplarda , kamp yönetimi alenen TAŞARONLUK yapmaktadır.
Söyleşi Cemile Gizem Dinçer, Eda Sevinin
İlk bölümde “göç/mültecilik sorunu” denen hadisenin aslında “Avrupa” sorunu ve krizi olduğu tezini nakletmiştik. İkinci bölümde bu krizin dinamiklerine ve niçin hak merkezli mücadele yerine özgürlük merkezli mücadeleye ağırlık vermek gerektiğini dinlemek üzere, “göç otonomisi” üzerine çalışan Nicholas De Genova’ya bağlanıyoruz.