“Gönüllü dönüş” değil, baskı altında alınmış bir karar: Melek Türkiye’ye döndü, gözaltına alındı ve şimdi ev hapsinde
PangeaKolektif’in Melek Ölmezoğlu ile yaptığı röportaj
İsviçre’de yaklaşık üç yıl boyunca iltica sürecinin sonucunu bekleyen Melek Ölmezoğlu, geri gönderilme tehdidi ve ağırlaşan sağlık sorunları altında Türkiye’ye dönmeyi kabul ettiğini anlatıyor. Türkiye’ye varır varmaz gözaltına alınan Melek, hakkında devam eden yargılama kapsamında şimdi ev hapsinde. Onun tanıklığı, “gönüllü dönüş” kararının hangi koşullarda alındığı sorusunu gündeme getiriyor.
Melek Ölmezoğlu, Şubat 2023’te İsviçre’de iltica başvurusunda bulundu. Yaklaşık üç yıl süren süreçte ret kararlarıyla, barınma koşullarıyla ve geri gönderilme ihtimaliyle karşı karşıya kaldı. Melek’in anlatımına göre, Türkiye’ye dönmeyi kabul etmemesi hâlinde zorla götürülebileceği kendisine söylendi. Bu dönemde psikolojik sağlık durumu ağırlaştı; birden fazla kez hastanede tedavi gördüğünü ve doktorlarının Türkiye’ye gönderilmemesi yönünde raporlar hazırladığını belirtiyor.
Sonunda Türkiye’ye dönmeyi kabul etti. Ancak kendi ifadesiyle bu karar, özgür iradesiyle yaptığı bir tercih değildi. Türkiye’ye vardığında havaalanında gözaltına alındı. Ardından Terörle Mücadele Şubesinde iki gün boyunca ifade verdiğini, yapmadığını söylediği bir eylemi kabul etmesi için psikolojik baskıya maruz kaldığını anlatıyor. Hakkındaki yargılama sürüyor ve şu anda ev hapsinde.
Melek’in yaşadıkları, iltica başvurusu reddedilen kişilerin geri dönüş kararlarını hangi koşullarda aldıkları ve bu kararların ne ölçüde gönüllü sayılabileceği sorularını gündeme getiriyor. Kendisiyle İsviçre’deki iltica sürecini, Türkiye’ye dönüşünü ve şu an içinde bulunduğu hukuki durumu konuştuk.
İsviçre’de başlayan süreç
İsviçre’deki iltica sürecin nasıl başladı? Yaklaşık üç yıl boyunca hangi koşullarda yaşadın?
2023 Şubat ayında iltica başvurusunda bulundum. O dönemde SEM’in atadığı avukatım dosyama bakıyordu. Bir yıl sonra ret kararı geldi. Avukatım, dosyam incelenmediği için bu dosyaya ret kararı verilemeyeceğini söylemişti. İltica sürecim böyle başladı.
İltica başvurusu yaptığın ilk dönemde toplu kamplarda kalıyorsun. Bazı yerlerde yüzlerce, hatta binlerce insan bir arada yaşıyor. Aynı odada 10-15 kişi kalabiliyorsun; çocuklu ailelerle aynı alanı paylaşabiliyorsun. Çocukları bu koşullarda gördükçe insanın içi parçalanıyor. Biz yetişkinler bile bu koşullara dayanmakta zorlanırken çocukların bunları yaşaması çok ağır.
Yemek saatleri ve dışarı çıkıp geri dönme saatleri belirlenmiş durumda. Yemekler çok kötü, güvenlik görevlilerinin davranışları da çoğu zaman kaba. Bir hakkını aramak, bir sorunu çözmek bile kolay değil. Süreç böyle, benim için adeta bir kâbus gibi başladı.
Daha sonra kantonlara dağıtım yapılıyor. Bazı insanların yerleştirildiği yeraltı kampları var. Penceresi olmayan, gerçekten yerin altında bulunan bu yerlerde yıllarca kalan insanlar gördüm. İnsan, kendisine böyle bir yer çıkmaması için dua ediyor. Kalabalık kamplarda ise kendine ait kişisel bir alanın olmuyor. Ben de önce böyle bir kampa yerleştirildim. Merkeze çok uzaktı ve aynı odada birçok kişi kalıyorduk. Kendime ait beş metrekarelik bir alanım bile yoktu.
Daha sonra birden fazla kişinin birlikte yaşadığı başka bir eve gönderildim. Almanca konuşulan bir kantonda kalıyordum ama bize dil kursu sağlanmıyordu. Bir yandan Almanca öğrenmemiz bekleniyordu, diğer yandan dil bilmediğimiz için kendimizi anlatmakta ve dikkate alınmakta zorlanıyorduk. Kendi çabamla gönüllü kurs veren yerler buldum ve birkaç Almanca kursuna katıldım.
Bütün bunların yanında sosyal haklarımız da çok sınırlıydı. Kalabalık bir evi başkalarıyla paylaşmak, kendine ait bir alanının olmaması ve sürekli belirsizlik içinde yaşamak zamanla psikolojimi daha da kötüleştirdi. Uyku sorunları yaşıyordum. Doktor raporlarımda da belirtildiği üzere, aynı odada başka biriyle kalmakta zorlanıyordum; kâbuslar görüyordum. Buna rağmen hem benim hem de doktorlarımın defalarca yazılı olarak bildirmesine karşın bu durum dikkate alınmadı.
Bir de SEM’in anlaşmalı olduğu şirketler var. Benim kaldığım yerde Convalere adlı şirket ilgileniyordu. Başka kantonlarda ise EVAM, ORS gibi kurumlar bulunuyor. Bu şirket ve kurumlarda çalışan bazı görevlilerin davranışları çok kötüydü. Kendimi sanki onların esiriymişim gibi hissediyordum. Beşinci sınıf insan muamelesi gördüğümü, aşağılandığımı ve yüzüme bile bakılmadığını hissettim. Küçük bir sorun bile kolayca çözülebilecekken çözülmüyordu; görevlerini yerine getirmedikleri durumlarla karşılaşıyordum. Ben bunu bir yıldırma politikası olarak yaşıyordum.
Ret kararları ve itirazlardan sonra süreç nasıl ilerledi? Uzayan belirsizlik seni nasıl etkiledi?
Zaman geçtikçe belirsizlik ve İsviçre’nin kendi iltica ve göç hukuku kurallarına uymadığına dair düşüncem bende büyük bir depresyona ve endişeye yol açtı. İnsan haklarına güvendiğim bir ülkede, bu kez kendi insan haklarım için mücadele etmek zorunda kaldım.
Geri gönderilme baskısı ve ağırlaşan sağlık sorunları
Geri gönderilme sürecinde polis ve diğer makamlarla yaşadığın temaslar nasıl gelişti?
İlk ret kararından sonra avukatım itiraz etti, ancak itirazım kabul edilmedi. Daha sonra Türkiye’de hakkımda açılmış soruşturma dosyaları ve devam eden mahkemelerle ilgili belgelerle yeniden başvuru yaptım. Buna rağmen tekrar ret kararı verildi.
Ardından geri gönderme ofisindeki polis beni çağırarak geri gönderme evrakını imzalamamı istedi. “Benim özgürlüğümü ve Türkiye’deki insani haklarımı garanti ediyor musunuz?” diye sordum. Polis cevap vermedi. Ben de evrakı imzalamayacağımı söyledim.
Bundan sonra polis, kendi cep telefonu numaram üzerinden bana resmî olmayan mesajlar göndererek baskı yapmaya başladı. Pasaportumun fotoğrafını istedi. Pasaportumu kendim getirmediğim takdirde beni zorla alma ve geri gönderme hakları olduğunu söyledi. Bunun üzerine çok ağır bir panik atak geçirdim ve psikiyatri kliniğine yatırıldım.
Sana, dönmeyi kabul etmezsen sabaha karşı evinden alınabileceğin söylendiğini anlatıyorsun. Tam olarak ne söylendi ve bu seni nasıl etkiledi?
Türkiye’de polis baskısından kaçarak İsviçre’ye sığınmıştım. İsviçre’de de polisin baskısıyla karşılaşmak psikolojimi çok bozdu. Her gece korkuyla uyanıyor, “Acaba geldiler mi?” diye düşünüyordum.
Polis bana doğrudan şu ifadeyi kullandı: “SEM dosyanı kapattı ve dosyan artık bizde. Biz de seni sabaha karşı saat 4-5 sularında zorla kaldığın yerden alıp ülkene gönderme hakkına sahibiz. Ama bunu yapmak istemiyoruz. Bu yüzden kendin gönüllü git.”
Bunun üzerimde çok büyük bir etkisi oldu. Tabii, bu ne kadar gönüllü bir kararsa…
Bu dönemde psikolojik sağlık durumun ağırlaştı. Neler yaşadın ve nasıl bir tedavi gördün?
Düzenli olarak görüştüğüm İsviçreli bir psikoloğum vardı. Benim için çok uğraştı; SEM’e, polise ve ilgili yerlere defalarca raporlar gönderdi. Ancak İsviçre makamlarının bu raporları dikkate almadığını düşünüyorum.
Bu süreçte birkaç kez intihar girişimim oldu. Ama ben ölmek değil, insanca ve bir kadın olarak yaşamak istiyordum. Birçok ilaç kullandım ve yaklaşık 16 kez psikiyatri kliniğine yatışım oldu.
Bu 16 yatışın her birinde klinikte kaldığım süre farklıydı. Bunlar düzenli olarak görüştüğüm psikologların ve onların şef doktorlarının tavsiyesiyle gerçekleşti. İltica sürecinde yaşadığım belirsizlikler, zorluklar ve mağduriyetler nedeniyle psikolojik sorunlarım başladı ve zamanla ağırlaştı.
Sağlık durumunla ilgili doktor ve sağlık kurulu raporlarında ne belirtildi? İsviçre makamlarının bu raporlara yaklaşımı nasıldı?
Sağlık durumumla ilgili sağlık kurulu raporlarım vardı. Düzenli olarak görüştüğüm psikoloğum da defalarca rapor yazdı. Doktorlarım, Türkiye’ye gönderilmemem ve seyahat etmemem gerektiğini belirttiler. Hastalıklarım da raporlarda tıbbi terimlerle ayrıntılı biçimde açıklanmıştı.
Ancak benim yaşadığım kadarıyla İsviçre makamlarının yaklaşımı, gönderilmeme engel olunması için ölüm aşamasında olmam gerektiği yönündeydi. Bunun açıkça verdikleri olumsuz cevapta belirttiler.
Burada özellikle “gönüllü dönüş” kavramını konuşmak gerekiyor. Çünkü dışarıdan bakıldığında kişi kendi imzasıyla dönüşü kabul ettiği için bu süreç “gönüllü” olarak tanımlanabiliyor. Ancak insan yıllarca belirsizlik içinde bırakılmış, oturum hakkı olmadan yaşamış, geri gönderilme baskısı altında tutulmuş, hatta kabul etmezse evinden alınabileceği söylenmiş ve bu süreçte psikolojik olarak ağır bir noktaya gelmişse, verdiği karar gerçekten ne kadar özgür bir tercih olarak değerlendirilebilir? Sen kendi yaşadığın sürece baktığında, “gönüllü dönüş” olarak ifade edilen bu kararı nasıl tanımlıyorsun?
Benim dönüşüm asla gönüllü değildi. Beni mecbur bıraktılar. Tehditler ve korkular nedeniyle kabul etmek zorunda kaldım.
Bana, “Biz zaten seni evinden yaka paça, kelepçeyle götüreceğiz. Tutuklanacaksan da kendi ülkende tutuklanacaksın, işkence göreceksin” diye düşündürdüler. Ben de en azından kendi onurumla döneyim diye düşündüm ve dönmeyi kabul ettim.
Üç yılın sonunda dönmeyi kabul ettiğin noktaya nasıl geldin?
Bu kararı vermek çok zordu. SEM’in söylediği gibi, beni göndermemeleri için ölüm aşamasında olmam gerekiyordu. Ben de “Öleceksem bari kendi ülkemde öleyim” diye düşündüm. İsviçre’ye ölmek için değil, insanca yaşamak için gelmiştim.
Dönüş kararını verdiğin sırada İsviçre’de kalmak senin için ne ifade ediyordu? Türkiye’ye dönmeyi, içinde bulunduğun koşullardan kurtulmanın bir yolu olarak mı görmeye başlamıştın?
Evet, kesinlikle. Kaldığım Heim’e haftada iki gün imza vermek için geliyorlardı. Haftalık yalnızca yaklaşık 60 frank veriliyordu. Bu koşullarda insana yaşama şansı tanınmıyordu.
Görevlilerin davranışları ve tutumları da çok ırkçıydı. Aşağılayıcı tavırlar sergiliyorlardı. Kendimi bir insan gibi değil, kafeste tutulan bir tutsak gibi hissediyordum.
Türkiye’ye dönüş: Havaalanında gözaltı
Türkiye’ye vardığında seni havaalanında ne bekliyordu? İlk anda neler yaşadın ve hakkında hangi hukuki işlemler yapıldı?
Uçağa bindiğim andan başlayayım. Zürih Havalimanı’nda, yaka kartında “deport” yazan bir kadın beni karşıladı. Uçakta hosteslere teslim edilene kadar yanımdaydı; kol çantam da ondaydı. Sanki oradan kaçacakmışım gibi davranılıyordu.
Uçağa bindikten sonra kabin amiri geldi ve pasaportumu istedi. Nedenini sorduğumda, deport edilenlerin pasaportlarının kendisinde kaldığını söyledi. Ben de kendi rızamla döndüğümü ve pasaportumun bende kalacağını söyledim.
İzmir’e indiğimde, gümrükten geçerken kimlik kontrolünde durduruldum. İki erkek ve bir kadın polis beni saatlerce bekletti. Kuzenim valizimi almak için havaalanına gelmişti ama valizlerimi ona vermediler. Yaklaşık 40 kilo valizimle birlikte İzmir Havalimanı’ndaki ek adliye binasına götürüldüm. Hakkımda yakalama kararı olduğu için internet üzerinden hâkim karşısına çıkarıldım.
Aslında üç ayrı dosyam var. Bunlardan ikisi Menemen Adliyesi’ndeki dosyalarım. Birinde Cumhurbaşkanı’na sosyal medya üzerinden hakaret ettiğim, diğerinde ise o dönem İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu’ya hakaret ederek kamu görevlisine hakaret suçunu işlediğim iddia ediliyor. Bu iki dosyada da yargılama devam ediyor; beraat etmiş değilim. Bu dosyalardan ceza alıp almayacağımı henüz bilmiyorum.
Üçüncü dosyam ise İzmir Adliyesi’nde nöbetçi hâkimlikte görüldü. Bu dosyada hakkımda terör örgütüne finansal yardım ve terör örgütü propagandası yapmak suçlamaları bulunuyor. Bu dosya kapsamında ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağı kararı verildi. Ev hapsinin ne kadar süreceği henüz belirlenmedi; süreç bir sonraki duruşmaya kadar devam edecek. Avukatım karara itiraz etti.
Hâkim bana Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüleceğimi söyledi. Böylece havaalanında başlayan hukuki süreçten sonra oraya götürüldüm.
Terörle Mücadele Şubesinde sana nasıl davranıldı ve senden ne yapman istendi?
Çok kötüydü. İki komiser ve iki polis ifademi aldı. Yapmadığım şeylerle ilgili yoğun psikolojik baskı uyguladılar. Avukatım müdahale ettiğinde, sorulara yönlendirme yapıldığını söyleyerek onu da baskılamaya çalıştılar.
Gözaltına alınırken beni itip kakıyorlardı. Ağzımı açarsam darbedileceğim hissini verdiler. İşkence görmemek için sustum. Bunca şeyden sonra fiziksel olarak dayanabilsem bile psikolojik olarak dayanamayacağımı düşünüyordum.
Yapmadığım şeylerle suçladıklarını söylüyorsun. Sorguda neler yaşandı?
Bir örgüte maddi destek verdiğin yönünde bir suçlamada bulundular. Ben hiçbir terör örgütüne finansal yardım yapmadım. Ancak hakkımda bu yönde bir ihbar yapılmış olmalı. Böyle bir şey yapmadığım için imzam, görüntüm veya IBAN’ım da yok. Buna rağmen saatlerce bu konuyla ilgili sorular sordular ve üzerimde baskı kurdular. Yapmadığım bir şeyi zorla kabul etmek zorunda bırakılacakmışım gibi hissettim. Sorgulama biçimleri, tutuklanmamı ister gibiydi.
Gözaltının ardından: Ev hapsi ve tutuklanma korkusu
Gözaltı ve yaşadığın baskı seni psikolojik olarak nasıl etkiledi?
Nezarethaneye girerken reçeteli ilaçlarımı almak istedim. İlaçlarımı vermemek için çok uğraştılar. Onlara, “Bu benim sağlık hakkım. Bunlar reçeteli ilaçlarım. Almazsam panik atak ve anksiyete krizi geçirebilirim. Lütfen ilaçlarımı verin” dedim. İlaçlarımı alabilmek için bile yalvardım.
Nezarethaneye girdiğimde, “Tamam, beni tutuklayacaklar ve ben bu parmaklıkların arkasından çıkamayacağım” diye düşündüm. Çünkü Terörle Mücadele Şubesinde yaşadıklarım beni bu psikolojiye sürüklemişti. Kendimi cezaevinde nasıl öldürebileceğimi düşünmeye başladım. Çünkü benim için tutsaklık ölüm gibi bir şey.
İsviçre’deki ve Türkiye’deki avukatlarının desteği bu süreçte ne ifade etti?
İsviçre’deki avukatım, İsviçre kanunlarına göre görevini yaptı. Ancak daha sonra bana şansım olmadığını söyledi. İsviçre’de hukukun işlemediğini düşünüyorum.
Türkiye’ye geleceğim belli olduğu için avukatımla iletişimde kaldım. Geliş tarihimi ve saatimi bildiğinden hazırlıklıydı. Yanımda oldu ve beni savundu. O olmasaydı ifadelerimde ve mahkemelerde kendimi bu kadar güçlü hissedemezdim. Büyük ihtimalle şu anda cezaevinde olurdum.
Şu anda ev hapsindesin ve yargılama devam ediyor. Önündeki süreç hakkında avukatın ne söylüyor?
Terörle Mücadele Şubesine bağlı nöbetçi mahkemeye girerken avukatım bana, “Sakin ol, panik yapma ama buradan tutuklanarak çıkabiliriz” dedi.
Ancak avukatımın ve benim savunmamızın ardından ev hapsi kararı verildi. Şu anda yargılama devam ediyor ve tutuklanma riskimin çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Ev hapsi de özgürlüğün kısıtlanması demek. Bunu unutmamak gerekiyor.
“Gönüllü dönüş” kararının ardından
Türkiye’de yaşadıklarının ardından İsviçre makamlarının kararını nasıl değerlendiriyorsun? Sence hangi koşulların dikkate alınmadığını düşünüyorsun?
İsviçre makamlarının insan haklarını gözetmediğini düşünüyorum. Yeter ki kişi bu ülkeden gitsin… Kendi ülkesinde cezaevine girip girmeyeceği, özgürlüğünün kısıtlanıp kısıtlanmayacağı ya da sağlık sorunları nedeniyle hayati bir risk yaşayıp yaşamayacağı dikkate alınmadı.
“Kimse kendini yalnız hissetmemeli”
Senin yaşadıkların, bugün İsviçre’de geri gönderilme riskiyle karşı karşıya olan insanlara ne söylüyor? Hem bu insanlara hem de İsviçre makamlarına ne söylemek istersin?
Büyük bir mücadele içinde olduğumuzu biliyorum. Yalnızlık en zor şey. Bence kolektif olarak çoğalmalı, birlikte güçlenmeliyiz. Kimse kendini yalnız hissetmemeli. Yardımlaşma, dayanışma, birlik ve beraberlik olmalı.
İsviçre makamlarına da imza attıkları Cenevre Sözleşmesi’ne uymaları ve insan haklarını korumaları gerektiğini söylemek istiyorum.
Bu röportaj için de size çok teşekkür ediyorum.
PangeaKolektif’ten
Melek Ölmezoğlu’na, yaşadıklarını bizimle paylaştığı ve bu röportaj aracılığıyla deneyimini görünür kılmayı kabul ettiği için teşekkür ediyoruz.
Melek’in anlatısı, bir iltica başvurusunun reddedilmesinin ve geri gönderilme tehdidinin bir insanın yaşamında nasıl derin izler bırakabildiğini gösteriyor. “Gönüllü dönüş” olarak tanımlanan kararların hangi koşullarda alındığını, insanların hangi baskılar ve çaresizlikler içinde bu kararları vermek zorunda kaldığını sorgulamayı gerektiriyor. Melek’in tanıklığının, yaşananların kayda geçmesine ve görünür olmasına katkı sunmasını önemsiyoruz.
Hiç kimse, güvenli ve insanca bir yaşam aradığı için baskı, aşağılanma ya da özgürlüğünün kısıtlanmasıyla karşı karşıya kalmamalı. İltica hakkının, insan onurunun ve hareket özgürlüğünün savunulması; geri gönderilme riskiyle karşı karşıya olanlarla dayanışmayı büyütmeye devam edelim. Bu mücadelede yan yana gelmek, deneyimlerimizi paylaşmak ve ortak sesimizi güçlendirmek hepimizin katkısıyla mümkün.